1 Kasım 2009 Pazar
"DERİN VE GERÇEK MÜSLÜMAN" Necip Fazıl (Rahimehullah)
“İslam İnkılabını, fikir planında, yalnız gerçek ve derin Müslüman temsil edebilir.” “Gerçek ve derin Müslüman nedir; gerçek ve derin Müslüman ne olmaktır? İşte bütün mesele! Bu, meselelerin meselesini şu anda toplu olarak ele alırken, onu kısım kısım çerçevelemek borcunu da yükleniyoruz.” “Gerçek ve derin Müslüman’ın üç cephesi vardır: ŞERİAT, TASAVVUF ve bunların hikmetlerine nüfuz ehliyetinde şahsi RUH VE AKIL…” “Bu cepheleri şu anda bir bütün ve terkip tamamlığı halinde mütalaa edecek olursak, hüküm şöyledir: Başta mutlak ve sabit ölçüler manzumesi Şeriat olmak üzere, her şey, alttaki üsttekine tabi olarak bu üç hakikat planını yerine getirmekten ibarettir.” “Demek ki, gerçek ve derin Müslüman, basit riyazi ifade çerçeveleri içinde her biri sonsuz sırların işareti, bütün cemiyet ve hakikat ölçülerinin anası ve mizanı olan Şeriatı, dava ve gayenin ruhu; onun batını olan Tasavvufu da, alemin ve insanlığın kemal sırrını saklayıcı hazine bilecek ve onları ruhunda çalkalayıp mayonezin yumurta, zeytinyağı ve limondan ibaret üç unsuru gibi tam bir ahenk içinde tutacaktır. “Öyle ki, baştan başa eşya ve hadiseler planına hakim ve yeryüzünü maddi-manevi bütün mevcutlarıyla kalbur içinde eleyici bir kudrete sahip, gerçek ve derin Müslüman, hikmet ve hakikatin (stratosfer) ine yükselirken, Şeriat ve Tasavvuftan ibaret sağlı ve sollu kanatlariyla, bu kanatların ortasında ileriye doğru uzanmış bir idrak ve tefahhus cihazı kafasından ibarettir. Fakat uçuran, yükselten ve erdiren birbirinin tamamlayıcısı ve gerçekleştiricisi halinde Şeraitle-tasavvuf; uçurulan, yükseltilen ve erdirilen de şahsi ruh ve akıl…” “Gerçek ve derin Müslüman, dünya ve insan kadrosunun bütün iş ve fikir muhasebesini muvazeneleştirmiş, zimmet ve matlup(talep edilen) sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla karşılıklı mizana sokmuş, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tesbit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve işaretlemiş, bu hayatın yaşanmak zahmetine değer bütün kıymetlerini tablolaştırmış, her unsurun gaye ve memuriyet sırrına ermiş, idrak ve tekevvun(yaratılma) çilesini nihai hassasiyetle doldurmuş, frenklerin (sajes) dediği nihai vecd, zarafet, huzur ve sükuna varmış; Kısaca, insan başının sümüklüböcek kafasından ayıran tek haysiyetle varoluş sırrının bütün şubelerini kahramanca kucaklamış, planlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilatlandırmış, kamil insan örneğidir. Bunun niçin böyle olduğu da, gerçek ve derin Müslüman’ın kısım kısım hüviyeti tayin edilirken görülecek, İslam İnkılabını yalnız onun temsil edebileceği anlaşılacaktır.”
"ANADOLUCULUK" Necip Fazıl (Rahimehullah)
“Anadolu… Türkün, gerçek ruh muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vatanıyla içiçe yeryüzü vatanını kurduğu büyük mana çerçevesi…” “Anadolu… Kıtalar arası tarihi hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam Asya’nın, Avrupa’ya bakan cumbası…” “Anadolu… Putların ve salibin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekün Hilale teslim eden ve onun davasını bütün dünyaya şamil bir aksiyon halinde güden asli ve asil unsur kadrosu…” “Ve nihayet Anadolu… Tarih boyunca cihanın en büyük mana ve madde imparatorluğuna dayanak vazifesini gördükten sonra, dört asırdır öksüz, mazlum, harap ve mahrum yaşayan; Bir asırdan beri de ihanetlerin en acıklısına uğrayan, derken ananevi tahammül ve tevekkülünün üstünde ruh eşkiyasının çatı kurduğuna şahit olan misilsiz çile ve işkence arsası...” “Halbuki Anadolu; Şehidler toprağı, gaziler bucağı, veliler ocağı…” “Nihayet Anadolu, her taşında bir Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği, Hakk aşıklarının yurdu ki, minareleri, evleri, rüzgarları, ırmakları, kağnıları ve kalpleri hep “Allah Allah!” sesleriyle uğuldamakta…” “Böyleyken Anadolu; Suları bile “Allah deyu deyu” akarken, tam 90. yıldır kendi iradesiyle başa geçtiğini iddia eden istismar idarelerinin esiri olmak gibi, hayal ve efsaneye sığmaz bir gözbağcılığın, hokkabazlığın zebunu…” “Anadolu’nun yine 90. yıldır beklediği, böyle bir Anadoluculuk görüşü ona; kendi kendisini, kendi ukdesini, kendi kökünü göstermeye, kendi özünü ve yemişini kıymetlendirmeye, sırlarını çözmeye ve dostlarıyla düşmanlarını tanımaya memur, büyük fikir hamlesidir.” “Suları bile “Allah deyu deyu” akan vatanın, o mukaddes emanet çerçevesinin “Harim-i İsmet” inde, Anadolu düşmanlarını boğacak şuura yükselmedikçe, bilerek veya bilmeyerek, firavunların ehramlarına taş taşıyan esirlerden farksız yaşayacaktır. “Harim-i İsmet” imize kötülüğü sokanların aynı “Harim-i İsmet” de boğulmasıyla, Anadolu’nun ve Anadolu ruhunun büsbütün boğulması arasın da ihtimal payı olarak hiçbir mesele kalmamıştır. “Olmak mı, olmamak mı; İşte bütün mesele!.” “Annelerin gittikçe unutkan, habersiz ve nebat(bitki) hayatına namzet yavrular doğurduğu ve aziz manaların gittikçe ışıkları sönük bir liman gibi arkada kaldığı bu hengamede, sahipsizliğine rağmen ulvi bir sezişle hakkı gördüğünü bir şekilde belli etmiş bulunan Anadolu, elbette ruhi istiklal kahramanını içinden fışkırtacaktır. Onu bulması için, şuna veya buna bağlanması değil, mücerret bir hasretle yanması, yeter! Sadece şuur!...” “Hasret, vuslatın yarısıdır. İste ki olsun!”
"BÜYÜK DOĞU" Necip Fazıl (Rahimehullah) - İnkişaf'dan; -
“Doğuş olmaya doğuş… Doğu olmaya Doğu… En doğrusu; Doğunun doğuşu…” “Doğudan fışkırmış, Doğunun gerçek ruhuna ermiş, onu örnekleştirmiş, nefsinde halkalamış,
Batıya doğru yürütmüş, handiyse batıyı devirecek hale gelmiş;
sonra kabuk üstü donup kalmış, yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış, ”doğurucu - yaşatıcı aşk ve çile” dairesinden kayıp çıkmış,
Hikmetini kaçırdığı şekillere incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış;
ve sonra; doğan ve gelişen batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber gerilemiş, geriledikçe gerilemiş,
bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat sukutun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, apışmış ve donmuş,
devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş,
nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş,
bir şahlanışta; kendisini yalnız mekân çerçevesinde kurtarabilmiş,
derken işin satıh ve maddede en dizginsiz “Garp taklitçiliğine” ve “öz kök alâkasızlığına” döküldüğünü görmüş,
zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.”
Batıya doğru yürütmüş, handiyse batıyı devirecek hale gelmiş;
sonra kabuk üstü donup kalmış, yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış, ”doğurucu - yaşatıcı aşk ve çile” dairesinden kayıp çıkmış,
Hikmetini kaçırdığı şekillere incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış;
ve sonra; doğan ve gelişen batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber gerilemiş, geriledikçe gerilemiş,
bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat sukutun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, apışmış ve donmuş,
devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş,
nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş,
bir şahlanışta; kendisini yalnız mekân çerçevesinde kurtarabilmiş,
derken işin satıh ve maddede en dizginsiz “Garp taklitçiliğine” ve “öz kök alâkasızlığına” döküldüğünü görmüş,
zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.”
"İSLAM İNKILABINDA MİLLİYET GÖRÜŞÜ;" Necip Fazıl (Rahimehullah)
“İslam inkılabında milliyet görüşü; kendisini sahte milliyetçiliklerin yerine tersine; zarf değil mazruf, kab değil muhteva, madde değil ruh, mekan değil zaman işi telakki eder.” “İslam inkılabında milliyet görüşü; Türk’ü fırlak kemikler, çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor ve kaba madde planında aramaz.” “İslam inkılabında milliyet görüşü; her şeyi ana ruh vahidine bağladıktan sonra, o ruh vahidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü olarak da (daima bu kayıt altında) kendi milletini mecnuncasına sever.” “İşte Gaye -İnsan ve Ufuk- Peygamberin(s.a.v.) “Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılmaz!” mealindeki muazzam Hadisinde, dışarıdan ve ilk bakışta o kadar kolay sanılan namütenahi(sonsuz) derin manaya bir yol; ve hudut içinde hudutsuz milliyetçiliğe bir işaret!...” “İslam inkılabında milliyetçilik görüşü; Müslümanlıkla mahdut o sınırlı milliyetçiliktir ki, bu sınırın en küçük mikyasına kendisini hudutsuz ve başıboş bilen hiçbir milliyetçilik ulaşamaz, ve böyleleri bizimle uyuşamaz.” “Tıpkı Şeriate baş kesmekle, onun yasak etmediği sahalarda hudutsuz bir salahiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi, İslam inkılabının milliyetçiliği de, topyekün insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkuresinden ibarettir.” “Böylece İslam inkılabında milliyet mefkuresi, ırk, kavim ve soy ifadesiyle de Peygamberin’e(s.a.v.) layık olma cehd, gayret ve müsabakasının eseridir ki, her türlü ırk ve kavim sınırını kuşatan ve aşan Müslümanlığı incitmek yerine şad edecek; ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan sonra en ileri haklara kadar kazanıcı izinli milliyetçiliğin ta kendisi olacaktır.” “İslam inkılabında, Şeriatle hudutlu akıl, hakikatte nasıl hudutsuz aklın ta kendisiyse, yine onunla hudutlu milliyetçilik de, hakikatte hudutsuz milliyetçiliğin ta kendisidir.” “Hudut içinde hudutsuzluğa çıkmanın girift sırrından nasip almış olanlar, mücerret ve münhasır milliyetçilik alevine gaz ve fitil ahengi verecek ve onu Şeriat şişesinin içinde en ileri ışığa kavuşturacak sistemin de, derin ve gerçek Mü’min anlayışıyla İslam inkılabına bağlı milliyetçilik görüşünde olduğuna inansın!...” “Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanilik, ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir.” “Allah ve Rasulünün en çok sevdiği, yahut en çok seveceği, yahut da en çok sevmeye memur edeceği için Türk’ü sevmek, onun şahsi ve kavmi ruh hazinesini bu aşk zemininin üzerine serpiştirmek ve bütün zaman ve mekan boyunca bu ruhu geliştirmek, kalıplaştırmak, billurlaştırmak ve maddeye nakşetmekten ibaret olan üstün milliyetçilik, ruhi muhteva dışı ırk ve kavim sebebine değil, ruhi muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı o mefkuredir ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve hasislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hudut içinde hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısıdır.”
8 Eylül 2009 Salı
"TÜRK OLMAK İÇİN;" İsmet Özel (Hafizehullah)
Türk olmakla Amerikalı olmak arasındaki farkın dile getirilmesinin tam zamanıdır. Amerikalı olmak için zahmete girmeye gerek yok. Tarihte zahmet yükünü çekemeyenler Amerikalı oldu. Günümüz şartların da Amerikalı olmakla, olmak istemekle zahmetsiz galibiyet istemek müteradiftir.”Türk olmak hak edilmiş bir galibiyeti müdafaa ile mümkündür. Türk olmak için tarihte bir zahmete girilmiş ve bunun semeresi alınmıştır. Şimdi yeni bir zahmet dönemi bahis konusu değildir. Semerenin müdafaası kifayet eder.” Neden alelacele Türk ile Amerikalı farkını zikrediyoruz? Neden diğer farklar değil de illa bu fark? Çünkü bugün artık Almanlar harbi kaybettikten sonra beynelmilel ilişkileri anlamlandırmamıza el verecek bundan daha esaslı bir farkın kalmadığı gizlenemiyor. Dün gerek Türklüğü ve gerekse Amerikalılığı sosyalizm ve İslamiyet kisvesi altında gizli tutuyorlardı. Siyasete yeni bir gün doğunca, Türklük ile Amerikalılık arasındaki fark herkesin gözü önüne çıkıverdi. Gözler önündeki durumu göstermemek için devreye at gözlükleri başta olmak üzere her türlü gözlük giriyor, kafalar elle tutulup başka çevriliyor. Hasılı, Türk’ün Amerikalı’dan, Amerikalı’nın Türk’ten hangi bakımdan farklı olduğuna dair bilgiden ve dolayısıyla bu bilginin Türk hesabına nasıl bir milli menfaat doğuracağına dair bilgiden kasten uzak tutuluyoruz. Yani biz Türkler bir tuzak içinde debelenmekteyiz. Bilgilenerek bizi içine düşürdükleri tuzaktan sıyrılabiliriz. Kim bilgiye kavuşmak için acele etmezse, onun bu tembelliğinden gıdasını cehalete borçlu olduğu manasını çıkaracağız. İşlerini ya cahil cesaretiyle görüyor veya başkalarının cahil kalmasından bilistifade iş çeviriyor veyahut hayatla bilgi arasında bir irtibat kurulamayacağı fikrine sahip. Kim olursak olalım, eğer gayemiz cahil kalmak, günden güne cahilleştirmek ve namusu bölüp parçalamak değilse, millet meselesinin, harbin bitiminden, yani 1945’ten itibaren mahiyet değiştirdiğine akıl erdirmeğe mecburuz. Daha vahimi, millet meselesinin mahiyetini anlamaksızın hiçbir şeyden anlayamayız. O kadar ki fizikten bile haberdar olmamız millet meselesiyle yakından alakalıdır. Bakın, daha Alman harbi başlamadan, 1929’da; Albert Einstein şunları söylemişti: “Eğer benim izafiyet nazariyemin doğruluğunun tespiti muvaffak olursa, Almanya bana bir Alman olma hakkı tanıyacak ve Fransa benim bir dünya vatandaşı olduğumu ilan edecektir. Nazariyemin asılsızlığının ispatı halinde ise, Fransa benim bir Alman olduğumu söyleyecek ve Almanya benim bir Yahudi olduğumu ilan edecektir. Neler olmuş da bu sözler söylenmiş? Millet meselesinin mahiyetiyle bu sözlerin ilgisi ne? Kafamızda bu soruların cevapları yoksa helak olmamız yakındır. “Vakit dar olsa gerek”. Bize vakitlice hareket etmek düşüyor. Hangi hareket bizi felaha götürür? Önümüzde birçok hareket seçeneği var: Durduğumuz yerde debelenmek, sinsice sürünerek ilerlemek, emin adımlarla yürümek, koşmak. Ne tür bir hareketi benimsemişsek bununla şahsiyetimize delil olacak bir izi tayin etmişizdir. Araçlar amaçlardan bağımsız olamaz. Öncelikle işi hangi yöntemle ele alacağımızı bilmekten kaçmayalım. Yöntemimiz şu ifadede özetlenmiştir: “Olmamış olmaz; olmuş ise, olmamış olmaz.” Bundan sonra ne olacaksa, bu olan şey, daha önce olanlardan biridir. Daha önce olanlardan hangisi? Körün taşı nereye değerse mi? Hayır, asla öyle değil. Bundan sonra ne olacaksa, bizim hayra mı, şerre mi dua ettiğimizle mukayyettir (kayıtlı). “Olmamış olmaz.” Duamızı düzgün edebilmemiz için nelerin olduğunu bilmek mecburiyetindeyiz. Nelerin olduğunun tamamını bilebilir miyiz? Elbette bilebiliriz. Bilinecek şeylerin tamamı bize gerekli olan kadarıdır. Biz kimsek ve bize ne gerekiyorsa… Kim olduğumuz umurumuzda değilse ve uhdemizde dünya kadar gereksiz bilgi varsa, bizim dertliler kervanına katılmamız söz konusu değildir. Eğer dertliler kervanına katılmamışsak en büyük endişemiz “itlerin ürümesidir.” “Türk olmak” dertliler kervanında yerini almak anlamına gelir. Bu halimizle biz bizzat “dert” sayılırız. Her Türkiye düşmanının başına dert oluruz. (İ.M.D. 2009.Yılı Bülteninden;) http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/
"DÖNEKLERİ KİM İDARE EDİYOR?" Necip Fazıl (Rahimehullah)
"Bizi ne bizden olduğunu sananlar, ne de bizden olmayanlar anlayabiliyor. Bizi anlayabilmek istidadı, ancak Allah ve Resulünün sırları yolunda kafasını berhava etmiş yüksek çile ehli Müslümanlardadır.Onların da bu devirde sayısını tespit edebilmek çok zor... Korkarız ki, "kaç kişisiniz?" diye sorulsa milyonları aşkınız diye cevap verildikten sonra, "öyleyse buyrun zehirle pişmiş aşı yemeye..!" der demez, tıpkı Hacı Bayram-ı Veli'nin müritleri gibi bir buçuk kişiye inmesinler...! İşte arkamızda bu bir buçuk kişi, sivriliğine cam kırıklarıyla döşeli yolda, topuklarımızdan saçlarımıza kadar kan içinde, ilerlemeye çalışıyoruz biz..! Yürünmez yolda, anlaşılmaz dille, aşılmaz manialara rağmen mesafe aldığımızı görenler, bununla da kalmıyorlar.! Dağların ve kırların köpek, sırtlan, karga, fare, domuz ne kadar mundar hayvanı varsa üzerimize musallat ediyorlar ! Ayrıca kanuni yol bekçileri, ellerinde ceza makbuzları, memnu(yasak) mıntıkalara girmiş olmanın suçunu habire kaydedip duruyorlar.Bu kadar ile de dolmuyor çile... Arkamızdaki bir buçuk kişinin çeyreği, bizden aldığı tefekkür dersini, davaya en zıt yollara saparak , bir nevi istiklal ilanına kadar gidiyor ve İslam cephesine adeta "tavaif-i mülük"(küçük tesirsiz taifeler) manzarası veriyor ve küfür ejderhası tarafından kolayca yutulmamıza çalışıyor, asıl bu manzara karşısında cam kırıkları topuğumuzdan ciğerimize kadar batıyor, köpekler havlıyor, mukayyitler(kaydediciler) yazıyor, “DÖNEKLER ÇARK EDİYOR”; ve şu ana kadar bahsettiğimiz en korkunç zümre, bugün belki bütün cihana hakim yahudiler ve yahudilik müesseseleri, bütün şubeleriyle perde arkasından bu vaziyete bakıyor. Cam kırıklarını onlar döşetiyor, köpekleri onlar besliyor, mukayyitlere(kaydedicilere) onlar talimat veriyor, ve “DÖNEKLERİ” vasıtalı vasıtasız onlar idare ediyor... Ve biz her şeye rağmen yüz binleri aşan kadromuzla yürüyoruz.Her şeye rağmen yürüyeceğiz ve güzel isimleri arasında "GALİP" isminin sahibi olan Allah adına ve aşkına yürümekten vazgeçmeyeceğiz. Rabbim, Rabbim bize ne güzel bir yol nasip ettin ! Sırlarının ve nimetlerinin hazinesi olan saraya, elbette ki bundan daha kolay şartlarla gidilemezdi. Madem ki zorluk bu kadar müthiş, o halde tam yolun üzerindeyiz, o halde yürüyeceğiz ve erişeceğiz.! Çünkü biz her türlü bedavacılık ve lüpçülükten uzak, Senden, nimetinle mütenasip, ebedi devleti istiyoruz: O halde her çileyi çekeceğiz ve sonunda -yalnız senin dilemen şartıyla- bu devleti kazanacağız.! Mademki ızdırab bu kadar büyük, mazhariyet ve devlet de o nispette azim olacaktır."(İnşaallah’ur Rahman)
"YA (TÜRK) OL, YA ÖL!" Necip Fazıl (Rahimehullah)
Gözümüzde, nice zamandır, manevi alevler ve dumanlar içinde batan bir Türkiye vardı; ve ona 4-5 asır önceki hayatiyeti yanında o günkü veya bugünkü can çekişmesini anlatmak ve kurtuluş yolunu göstermek için dünya çapında büyük bir fikir hamlesine girişmekten daha aziz bir gaye düşünülemezdi… Velhasıl-ı kelam bu; ”Büyük Fikir Hamlesi”ne girişildi… Ne oldu?... Buz dağı erir gibi oldu ama, ortalığı çamur bastı. Öyle bir çamur ki, bul bakalım yolunu bulabilirsen… Teaddi, taarruz, hücum ve hamle, bizim gençliğimizden ziyade karşı tarafa geçti… Aş evimizin yemeklerini ancak camekanlarında seyretmekle pişirebileceklerini sananlar, bir taraftan “aceze basın” mahiyetinde davamızı helak ederken, öbür taraftan da aziz ve nazik gayeyi aksiyona dökme yolunda “partiler kurdular” ve artık belini doğrultması çok zor şekilde harcama ve alçaltma hamaratlığına giriştiler. Meydan yerini tenekeci, kalaycı, kurşuncu tarzında “ci, cı, cu” lar sardı… Sahte veliler enflasyonu önünde “Gerçek İrşad Makamının” bedeli ödenemez çapa yükseldi. “İçtihad” kelimesinin elifi üzerinde bile fikir sahibi olmayan haylazlar “müçteh-itliğe” yeltendi. İlahiyat fakültesi ve enstitüler, için için, vecdsiz ve haşyetsiz, “kısır mantığına göre fetva verici”, hususi bir mamul yetiştirmeye memur edildi. Diyanet;“rejim hürmetine” şeriat katli cinayet işlerini, Fransız ihtilalinin giyotinlerinden daha cömertçe yerine getirdi. Tasavvuf ve batın yolu aleyhtarı birtakım “vahhabilik karalamaları”, başıboşluk havası içinde kendilerine bir cereyan açma sevdasına kapıldılar. Ruhların gizli bir köşesinde, kemaline inanmadıkları şeriatı çürük kalaslarla payandalamak isteyen, böylelikle İslamı dışarıdan tamire muhtaç bir harabe kabul eden reformcular içten ve dıştan “İslam Fikriyatını” lekelemeye koyuldu. Dini yayınları “tefecilik pazarına” döndüren borsacılar peydahlandı. Saymakla, anlatmakla bitmez!... Ve bu hava içinde yokluğu bile şuurlaşmayan bir idare… Hafakanlar içinde bir millet, baskın, soygun, bozgun… Maddi ve manevi yıkım, ana-baba günü… Bu mu olmalıydı bunca yıllık çilemizin hasılası?... Bu oldu ve bunda da herhalde derin bir “Hikmet” tecelli etti… Bu Hikmet: “YA (TÜRK) OL, YA ÖL!” ihtarı…
7 Nisan 2009 Salı
CEMİYET-İ İSTİKLAL; " Biz Allah'ın İslam'la Şereflendirdiği Bir Cemaatız! Allah'ın Bahşettiği İzzetin Yerine Başka Bir Şeref İstemeyiz!"
DAVAMIZ NEDİR? “-İddianın cemaat hesabına aldığı şekle dava denir.” “İslâm’a Davet” Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olmasıyla, “Davası” ise; Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmeleriyle başlamıştır.” Hicretin İslâm takviminde sıfır noktasını teşkil etmesi bu yüzdendir. İslâm davasını dava haline getiren Müslümanların, göç etmeleri, yer değiştirmeleri değil; bulundukları yeri ellerinde tutmaktan caymayışları, yani ufuk olarak Mekke’nin fethini tayin etmeleridir. “Türklerin Türk, Türkiye’nin Türkiye olması bu ufkun içindedir.” Neden?; ”-Kostantiniyye(İstanbul) elbet fethedilecektir. O’nu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Ve O’nun ordusu ne güzel ordudur.” Hadis-i Şerifi mana-i mucibince. “Tarih sahnesinde bir yer bulmasını İslâm’a borçlu olan Türklerden başka, Araplar dahil, ikinci bir millet yoktur.” “Yerküre üzerinde vatan olma vasfını İslâm’dan alan yegâne ülke Türkiye’dir.” Nasıl Mekke’yi müşriklerin vatanı saymamız İslâm’ın inkârı anlamına gelirse, İslâm’ı inkâr etmeden Türkiye’yi de Türklerin vatanı olmaktan çıkaramayız. “Dünyada bir İslâm davası kaldıysa, bu dava Türkiye’nin “DAR’ÜL İSLAM”(İslam Yurdu) olup olmadığı davasıdır.” “Türkiye’nin bir mozaik manzarası arz ettiği doğruysa tez vakitte parçalanıp dağılacaktır.”, “Türkiye’nin varlığını devam ettirmesini isteyen herkes onun yekpare bir beton kütlesi-TEK MİLLET- manzarası arz etmesini sağlayan işin içine girmelidir.”, ”Herkes bu çerçeveyi esas alarak vatan haini olup olmadığını kendine sorsun.” “Vatana ihanet hususu tamamıyla itikada taalluk eden bir husustur.” Yazdığımız son cümlenin taşıdığı hükmü hiçbir hainin tasdik etmeyeceğini biliyoruz. Çanakkale şehitleri için;”BEDR’İN ASLANLARI GİBİ ŞANLI İDİ” boşuna söylenmiş bir söz değildir. O kadar değildir ki; “TÜRKİYE’NİN İSTİKLALİ ALEYHİNE İŞLENEN HER CÜRÜM İSLAMİYET ALEYHİNE İŞLENMİŞ SAYILIR.”, “Türkiye’de Müslüman’ım diye ortaya çıkan insanların tutumları hiçbir bakımdan bizlere şevk vermiyor.” ”Aradığını bulamamak çabalamaktan geri durmaya sebep olmayacak.” Hiç hatırdan çıkarmamak gerek; “İBRAHİM ALEYHİSSELAM TEK BAŞINA BİR MİLLETTİ. TEK BAŞINA BİR ŞEY OLAMAYANIN İÇİNDE YER ALDIĞI GÜRUH DOLAYISIYLA BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ HİÇ YOKTUR.” Selam ve Dua ile… CEMİYET-İ İSTİKLAL ADINA; Mekke-i Mükerreme 26.Zi’l-ka’de.1429 (24.Kasım.2008)
"İLLA DİRİLİŞ..." / M. Said Yakut
Aradığını bulmak için kendini kaybetmeye başlayan bir toplum hiç/yok gibidir. “Hiç” “yok”tan iyidir kifayetiyle, varoluş gerçeklerini nihilizme(hiçciliğe) zımbalayan bir toplum ilah’ını aradığı karanlıklarda yitip gider. Kendi miracına tırmanırken bile kullandığı basamakları hep zirvede kalacakmış gibi bir bir kırarak yükselir. Düşerken ihtiyacı olan ayaklarını uçmak için takındığı kanatlarına kurban eder. Belki iyi ve yüksek uçarlar ama düşmeyi asla beceremezler. Çakılırlar…Bütün yıldızların kendisinde parıldadığını savunan bir toplum, belirsiz korkular yaratan zifiri karanlıklarla örtünmüş demektir.
Sanrılara karşı ruhuna diz çöktüren bir toplum…
Uyandığında iki elini kendini boğmak üzere boğazında kenetlenmiş bulan bir toplum…
Ruhunu ve beynini zehirli sülüklerle aşındıran, “yok” olma korkusuyla “var”lığını “hiç”likle bütünleştiren bir toplum…
Hiç yok’tan iyi bir toplum.
Kendi cerahatinden ürettiği larvaları, Allah’ın (Müntakim-intikam alıcı)sıfatını zorlayan bir intikam hissiyle ejderhalara dönüştürerek gördüğü her karaltıyı düşman bilen bir toplum sadece korku üretir.
Korkusundan asamadığı düşmanına karşı elinde ilmeklenmiş iple dolaşan ayartıcı cellâtların yaltaklandığı karanlıklar, bütün yıldızları sefalet çukuruna süpürerek söndürüyor.
Ruhu terbiyesizleştiren, aklı sersefil haşereliklerle aşındıran, bedeni işaret hayvanlarına özendirerek aşağılaştıran, meyvesi olduğu ağacın köküne zehir damlatarak darağacına dönüştüren, kuduz salyalı saldırganlıklarla korkuyla şecaat arz eden ruh ayartıcılarının, aya karşı uluması ayın aydınlığından duyduğu rahatsızlıktandır.
Hilalin bir tırpan gibi bilenip başları biçmeye başladığı bir toplumda tarih, azametli günlere dönüş için kendini asla tekrarlamaz.
Bir çıbanın etrafını kaşımaktan duyulan hazzın yarattığı histeri, onu kaşıyan ellerde patlayıp kangrene dönüşünce, cinnet ve çıldırılar iktidar olur.
Birkaç sözcükten kurulmuş beş tümceyle iktidara talip olanların peşinden koşan bütün ruhlar hastalıklıdır. “Hiç”tir.
Düşmanını ararken kendini kaybeden ve yüzünde beliren ifadeyle en yırtıcısından daha da hayvanlaşabilen, ruhunu karanlık dehlizlerde bırakarak ateş böceklerinin kırpışmasını sökün sökün düşman meşalesi zanneden, ruhları köleleştirip aklı kinle ziyan eden bir toplumun kökünden dallarına uzayan bütün damarları çatlamıştır.
Böyle bir toplum nereye gidebilir?
Bir soran olur mu acaba “nereye bu gidiş” diye.
Şeyhlerin, müritlerin, mürşitlerin tek(ke)linde din, çoban yetiştirmekten çok koyun gütme mesleği olarak tebliğ ediliyorsa, partilerin, başkanların, liderlerin elindeki siyaset, milleti koyunlaştırma mesleği olarak icra ediliyorsa, patronların, kompradorların ve sömürücülerin elindeki para bu koyunları kurban olarak satın alma gücüne dönüşüyorsa, öğretmen, eğitmen, profesörlerin elindeki bilgi iyi kurban yetiştirmeyi amaçlıyorsa kimsenin kendisine dair bir sözü kalmamıştır.
Son sözü Allah söyler.
Aradığı ne varsa kendi kalbindedir insanın. İlah’ı ve şeytanı. İnkarı ve imanı. İtirafı ve bühtanı(iftirası).
Gittikçe küstahlaşan, birinin intikam adına canavarlaştığı, diğerinin ona nispetle kurbanlaştığı liderler siyaseti köle ruhların üzerindeki pazarlıklarla kızışıyor. Taraf olanlar birini diğerine, hiç yoktan iyidir tercihiyle “hiç”liği, tarafsız kalanlar da “yok” olmayı başka bir varlık hesabına dönüştürmeden tercih ediyorlar.
Cellat yaklaşmadan boynunu uzatanlar, celladın işini kolaylaştıranlardır.
Uyanmak için illa uyumuş olmak gerekmiyorsa, yeni bir diriliş için ölmeyi beklemek de gerekmiyor.
Geçmişiyle iftihar edenler, bugünüyle ar edecek kadar namuslu değillerse sövün geçmişlerine…
Çıbanın etrafını kaşımaktan haz duyanlar, elleri irinle bulanık, kanla kirlidir.
İlla diriliş…
Sanrılara karşı ruhuna diz çöktüren bir toplum…
Uyandığında iki elini kendini boğmak üzere boğazında kenetlenmiş bulan bir toplum…
Ruhunu ve beynini zehirli sülüklerle aşındıran, “yok” olma korkusuyla “var”lığını “hiç”likle bütünleştiren bir toplum…
Hiç yok’tan iyi bir toplum.
Kendi cerahatinden ürettiği larvaları, Allah’ın (Müntakim-intikam alıcı)sıfatını zorlayan bir intikam hissiyle ejderhalara dönüştürerek gördüğü her karaltıyı düşman bilen bir toplum sadece korku üretir.
Korkusundan asamadığı düşmanına karşı elinde ilmeklenmiş iple dolaşan ayartıcı cellâtların yaltaklandığı karanlıklar, bütün yıldızları sefalet çukuruna süpürerek söndürüyor.
Ruhu terbiyesizleştiren, aklı sersefil haşereliklerle aşındıran, bedeni işaret hayvanlarına özendirerek aşağılaştıran, meyvesi olduğu ağacın köküne zehir damlatarak darağacına dönüştüren, kuduz salyalı saldırganlıklarla korkuyla şecaat arz eden ruh ayartıcılarının, aya karşı uluması ayın aydınlığından duyduğu rahatsızlıktandır.
Hilalin bir tırpan gibi bilenip başları biçmeye başladığı bir toplumda tarih, azametli günlere dönüş için kendini asla tekrarlamaz.
Bir çıbanın etrafını kaşımaktan duyulan hazzın yarattığı histeri, onu kaşıyan ellerde patlayıp kangrene dönüşünce, cinnet ve çıldırılar iktidar olur.
Birkaç sözcükten kurulmuş beş tümceyle iktidara talip olanların peşinden koşan bütün ruhlar hastalıklıdır. “Hiç”tir.
Düşmanını ararken kendini kaybeden ve yüzünde beliren ifadeyle en yırtıcısından daha da hayvanlaşabilen, ruhunu karanlık dehlizlerde bırakarak ateş böceklerinin kırpışmasını sökün sökün düşman meşalesi zanneden, ruhları köleleştirip aklı kinle ziyan eden bir toplumun kökünden dallarına uzayan bütün damarları çatlamıştır.
Böyle bir toplum nereye gidebilir?
Bir soran olur mu acaba “nereye bu gidiş” diye.
Şeyhlerin, müritlerin, mürşitlerin tek(ke)linde din, çoban yetiştirmekten çok koyun gütme mesleği olarak tebliğ ediliyorsa, partilerin, başkanların, liderlerin elindeki siyaset, milleti koyunlaştırma mesleği olarak icra ediliyorsa, patronların, kompradorların ve sömürücülerin elindeki para bu koyunları kurban olarak satın alma gücüne dönüşüyorsa, öğretmen, eğitmen, profesörlerin elindeki bilgi iyi kurban yetiştirmeyi amaçlıyorsa kimsenin kendisine dair bir sözü kalmamıştır.
Son sözü Allah söyler.
Aradığı ne varsa kendi kalbindedir insanın. İlah’ı ve şeytanı. İnkarı ve imanı. İtirafı ve bühtanı(iftirası).
Gittikçe küstahlaşan, birinin intikam adına canavarlaştığı, diğerinin ona nispetle kurbanlaştığı liderler siyaseti köle ruhların üzerindeki pazarlıklarla kızışıyor. Taraf olanlar birini diğerine, hiç yoktan iyidir tercihiyle “hiç”liği, tarafsız kalanlar da “yok” olmayı başka bir varlık hesabına dönüştürmeden tercih ediyorlar.
Cellat yaklaşmadan boynunu uzatanlar, celladın işini kolaylaştıranlardır.
Uyanmak için illa uyumuş olmak gerekmiyorsa, yeni bir diriliş için ölmeyi beklemek de gerekmiyor.
Geçmişiyle iftihar edenler, bugünüyle ar edecek kadar namuslu değillerse sövün geçmişlerine…
Çıbanın etrafını kaşımaktan haz duyanlar, elleri irinle bulanık, kanla kirlidir.
İlla diriliş…
16 Mart 2009 Pazartesi
"TÜRKİYE'DE KİM, NEREDEN NEREYE GELDİ?" İsmet Özel
Türkiye’de kim, nereden nereye geldi? Modernlik öncesine uzanmadan da bu soruya cevap vermek mümkündür. 1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. Bir yeni dönemden, Türkiye’nin sistem içinde az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. Bilhassa o tarihten sonra ülkemizde “az gelişmiş ülke aydınları” zuhur etti. Onlara “münevver” denirdi. Münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden Türkiye “az gelişmiş aydınlar ülkesi” haline geldi. Okur yazarların omuzları üzerinde Türkiye’ye dünya sistemi içinde yer açan “uhuvvet” reformları yükseldi. Enverland’a Enver İmlâsı geldi. Neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. “Taraflar vardı; tarafların birbiri arasında Türkiye’yle irtibatları bakımından fark yoktu.” “Benden sonra tufan” anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. Hayır, öyle yapmadılar. Hepsi, “batan geminin mallarına müşteri bulmakla” meşgul oldu. Anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 Eylül 1980 askerî darbesi Türkiye’de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi. Turgut Özal’ın yanında Turhan Feyzioğlu’nun artık esamesi okunmayacaktır. Çeyrek asır var ki Türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü “Lumpen Intelligentsia”(batı özentisi güruh) yakıtıyla sağlanabiliyor. Sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak “yetiştirdiği” bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, “samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil.” Okur-yazar takımı “kendi etti, kendi buldu,” derseniz, yanıldınız. “Ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun?” Aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. Bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. Çünkü değişim için gerekli gizli güç takipçilerdedir. “İbreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi.” Tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi “söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi.” Türkiye’de reformların tepeden inme olduğu söylenmiştir; tepeden inmeyen reform da varmış gibi... “Bize lâzım olan kimin kimi tepelediği hususunda teyakkuzdur.” Türkiye’de çok kısa zamanda neyin tepeden indiği değerini kaybetti, “tek değerli şey kimin tepeye çıktığı oluverdi.” OYAK aldı başını gitti; MEYAK kesintileri iade edildi. Süreç içinde ülkemiz hakim bir pozisyon elde edebilmek için gereken her şeyi yapmaya hazır insanlarla tıka-basa doldu ve taştı. “Türkiye’de bir ürün olarak eleştiri göremezsiniz.” “Türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz.” Yerküre üzerinde; “Türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir.” Normal olmayan bir tarzda ilerlemesine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. “Başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, Türkiye’de muvafakat açar.” Bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa Türkiye’nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. Söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için Türkiye’de gerçekler “malı götürenlerin” işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür. Bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini “üstün nitelikten kaçma” suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur. Artık onlar “hasm-ı câlî”(sahte düşman) terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. Takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. “Takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir.” Böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum. Hangi nitelikte insanlara seslenmek için zahmete girdiğimi bilmemenin sıkıntısı altındayım.Artık, yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler “boş bir gevezelik” olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur. Yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. Beteri de gecikmedi: Bir zamanların takipçileri “kendilerine duydukları saygıyı” kaybettiler. Nicedir yazı dünyasına “tribünlere oynamak” tavrı hükmediyor. Bu furya beni de sürüklesin mi? Ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, “Türkiye’nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın” ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim. Yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum. “Nasıl adamın içine kapatıldığı parmaklıklara âşık olması, onu mahkûmiyetten kurtarmazsa, Türkiye’ye Türk milletinin esaretinden gayet memnun çevrelerin el koyması da Türkleri esir bir millet olmaktan çıkarmayacaktır.” Çoğunluğun lisân-ı hâl ile bana “Canım, âlemde bir esir biz miyiz ki, bunu kendine dert ediyorsun?” diye sorduğunu bilmez değilim. “Bilmek istediğim azınlıkta kalsa bile, bir avuç insanın esareti sona erdirme kararında ısrar edip etmediğidir.” Büyük merakım budur. Dikkat etmediniz mi, bu ülkede insanlar birbirlerine “Türkiye için senden bir beklediğimiz var” demekten çok uzaktadır. Çoğunluk benim dert ortağım değil. Çoğunluk sırça köşkte oturuyor. Mekânlarının küçücük bir taşla mahvolacağı korkusuyla yaşıyor hepsi. Mümkünse kimseye sataşmadan nasıl mesafe kat edebilirim derdinin şaşkına çevirdiği insanların kendilerini “normal” saydıkları bir âlem içindeyiz. Batılılaşmayı yükseliş gibi algılayan bir Türkiye’de hangi alanda, hangi düzeyde olursa olsun batılılardan herhangi birinin “bayiliğini kapmak” kârlı bir ticaret olageldi. Türk milleti kuvveden fiile “Türkçe ezanla” geçmiş siyasi bir programın yükünü hâlâ üzerinden atamamıştır. Milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi Türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır. (Murat Belge’nin Şahitliği Caiz Değil – yazısından alınmıştır) merdivenşiir dergisi- Eylül-Ekim 2006- Sayı:10
Kaynak: http://www.ismetozel.org/
Kaynak: http://www.ismetozel.org/
"İSMET ÖZEL NEDEN ÖZEL BİRİDİR?" Cahid Öz - cemaat.com
Türkiye’deki İslami hareket onu anlamamış mıdır? İsmet Özel kendini anlatamamış mıdır? Veya İsmet Özel’in böyle bir sorunu hiç olmuş mudur? Şüphesiz bu ve benzeri sorulara, İsmet Özel okurları, onun eserlerinde değişik şekillerde cevap bulmuştur. Meselemiz aslında bu değil.
İsmet Özel’in okurları (onu anlayamayanlar bile) onu neden sevmiş, ona neden her zaman saygı duymuştur? Son eseri “Çenebazlık”ı okurken bir daha düşündüm bu sorunun cevabını. Aslında yıllardır bildiğim bir cevabın giderek daha da netleştiğini gördüm. Halkın Dostları dergisinde Ahmed Arif’e cevaben yazdığı bir yazıda bakın neler diyor üstat:
“Ahmed Arif ilk sayımızda yer alan bildiriye imza atmaktan çekindiğimi söylemeyi nedense gerekli görmüş. Açık sözlülükten, giderek dürüstlükten uzaklık anlamını içerebilen bu ağır suçlama, dilerim ki bir dil sürçmesidir. Önce, derginin kurucuları bellidir. Bir derginin çıkış bildirisinin de kurucuları tarafından imzalanmış olduğunun keşfedilmesi güç olmasa gerek.(…) Hiç yoktan korkaklık ya da içtensizlik suçlamasına girişmek yoldaşça bir tutum değildir. (…) Halkın Dostları’nın “inkârcılığı” dillere destan olduğuna göre bu yazarların tavırları ancak “restimizi görmek” biçiminde yorumlanabilir. Bana kalırsa “As”lar beş tanedir, ama ayakkabısından kâğıt çekenin kim olduğunu zaman gösterecek.”
Bu satırlar, 1971 yılında yazılmış. Yani üstat yirmi yedi yaşlarındadır. Yirmi yedi yaşında bir gencin, dönemin en önemli şairlerine karşı duruşu, biçimi, özgüveni sizce de dikkat çekici değil mi?
Peki, ne anlatmaya çalışıyorum?
İsmet Özel bu ülkenin Müslümanlarına her şeyden önce “güven duygusu” aşılamıştır bence. Bakın şu mısralara:
“Ağlamadandillerim dolaşmadanyumruğum çözülmeden gecenin karşısındaşafaktan utanmayıp utandırmadan aşkıüzerime yüreğimden başka muska takmadankonuşmak istiyorum.” Bu mısralar yıllardır niçin yüreğimize iliştirilmiş bir muska gibi dilimizdedir? Ben bunun şiirde bulunan, yıllardır arayıp da bulamadığımız özgüven duygusu olarak değerlendiriyorum. Hani ona kendini beğenmiş, burnu havada, muhatabını önemsemeyen tavırları var, diyorlar ya. Anlatmak istediğim tam da bu işte. O bize “Ey Müslümanlığı (Türklüğü) dert edinen insanlar siz de biraz benim gibi olun” diyor belki de. Politikacısından iş adamına, öğretmeninden doktoruna “İslamcıyım” diyen insanların alnındaki suçluluk (?) duygusu zamanla nasıl da iğrenç bir aşağılık duygusuna dönüşmektedir. Suçluluk ve savunma psikolojisiyle nasıl da en büyük imkânımız olan “İmanımızdan” utanır hale geliyoruz, değil mi?
“Türküm ama Müslüman değilim” diyen adam, gözlem altına alınması gereken bir insandır. Bunun aklî dengesi yoktur. Ama “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim.” diyebilirdi. “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim dediği zaman, benim arkamda Irak’ı işgal eden kuvvetler var.” demiş olur.” İşte her Müslüman’ın cesur bir dille ifade etmesi gereken keskin gerçekler…Peki, Türkiyeli Müslümanlar, İsmet Özel’i anlayamamış mıdır? Yıllardır hep konuşulan bir mevzu. Bu düşünceye katılmadığımı da açık ve kesin bir dille ifade etmek isterim. İsmet Özel’in çığlığı büyük bir boşlukta yankılanmaktadır. Bu çığlığı, elbette bir gün hepimiz ilk günkü tizliğiyle duyacağız.
İsmet Özel’in okurları (onu anlayamayanlar bile) onu neden sevmiş, ona neden her zaman saygı duymuştur? Son eseri “Çenebazlık”ı okurken bir daha düşündüm bu sorunun cevabını. Aslında yıllardır bildiğim bir cevabın giderek daha da netleştiğini gördüm. Halkın Dostları dergisinde Ahmed Arif’e cevaben yazdığı bir yazıda bakın neler diyor üstat:
“Ahmed Arif ilk sayımızda yer alan bildiriye imza atmaktan çekindiğimi söylemeyi nedense gerekli görmüş. Açık sözlülükten, giderek dürüstlükten uzaklık anlamını içerebilen bu ağır suçlama, dilerim ki bir dil sürçmesidir. Önce, derginin kurucuları bellidir. Bir derginin çıkış bildirisinin de kurucuları tarafından imzalanmış olduğunun keşfedilmesi güç olmasa gerek.(…) Hiç yoktan korkaklık ya da içtensizlik suçlamasına girişmek yoldaşça bir tutum değildir. (…) Halkın Dostları’nın “inkârcılığı” dillere destan olduğuna göre bu yazarların tavırları ancak “restimizi görmek” biçiminde yorumlanabilir. Bana kalırsa “As”lar beş tanedir, ama ayakkabısından kâğıt çekenin kim olduğunu zaman gösterecek.”
Bu satırlar, 1971 yılında yazılmış. Yani üstat yirmi yedi yaşlarındadır. Yirmi yedi yaşında bir gencin, dönemin en önemli şairlerine karşı duruşu, biçimi, özgüveni sizce de dikkat çekici değil mi?
Peki, ne anlatmaya çalışıyorum?
İsmet Özel bu ülkenin Müslümanlarına her şeyden önce “güven duygusu” aşılamıştır bence. Bakın şu mısralara:
“Ağlamadandillerim dolaşmadanyumruğum çözülmeden gecenin karşısındaşafaktan utanmayıp utandırmadan aşkıüzerime yüreğimden başka muska takmadankonuşmak istiyorum.” Bu mısralar yıllardır niçin yüreğimize iliştirilmiş bir muska gibi dilimizdedir? Ben bunun şiirde bulunan, yıllardır arayıp da bulamadığımız özgüven duygusu olarak değerlendiriyorum. Hani ona kendini beğenmiş, burnu havada, muhatabını önemsemeyen tavırları var, diyorlar ya. Anlatmak istediğim tam da bu işte. O bize “Ey Müslümanlığı (Türklüğü) dert edinen insanlar siz de biraz benim gibi olun” diyor belki de. Politikacısından iş adamına, öğretmeninden doktoruna “İslamcıyım” diyen insanların alnındaki suçluluk (?) duygusu zamanla nasıl da iğrenç bir aşağılık duygusuna dönüşmektedir. Suçluluk ve savunma psikolojisiyle nasıl da en büyük imkânımız olan “İmanımızdan” utanır hale geliyoruz, değil mi?
“Türküm ama Müslüman değilim” diyen adam, gözlem altına alınması gereken bir insandır. Bunun aklî dengesi yoktur. Ama “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim.” diyebilirdi. “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim dediği zaman, benim arkamda Irak’ı işgal eden kuvvetler var.” demiş olur.” İşte her Müslüman’ın cesur bir dille ifade etmesi gereken keskin gerçekler…Peki, Türkiyeli Müslümanlar, İsmet Özel’i anlayamamış mıdır? Yıllardır hep konuşulan bir mevzu. Bu düşünceye katılmadığımı da açık ve kesin bir dille ifade etmek isterim. İsmet Özel’in çığlığı büyük bir boşlukta yankılanmaktadır. Bu çığlığı, elbette bir gün hepimiz ilk günkü tizliğiyle duyacağız.
7 Şubat 2009 Cumartesi
"SEÇMECİLİK"
Felsefenin bir kavramı olarak “seçmecilik”; çeşitli düşünce sistemlerinden beğendiğini, en iyi olduğuna inandığı tezleri alarak, bunları uzlaşabildikleri nispette uzlaştırarak yeni bir sistem kurma gayretine verilen isim. Çeşitli düşünce akımlarının İslam içinde eritilmesi biçiminde ortaya çıkan seçmecilik göründüğü kadarıyla İslam’ın düşünce hayatında ve günlük hayatta “mutlak hakimiyetine” bir engel, bir ayak bağı olabilecek özellikleri bünyesinde taşımaktadır. Çünkü seçmecilik Mü’minlerin başka düşünce sistemlerinin meseleyi ele alış tarzları içinde dahi mümkün kalabilmeleri gibi garip bir durum ortaya çıkarmakta, bunun yanı sıra İslam düşüncesi içinde İslam dışı bazı kıstasların sağlam kabul edilebilmelerini kolaylaştırmaktadır. İslam ile herhangi bir düşünce sisteminin teması kaçınılmaz bir seçmeciliğe mi götürür? Elbette, hayır. Dikkat edilecek nokta İslam düşünürünün başka sistemler karşısında “aşağılık duygusuna” kapılıp kapılmayışıdır. İbn Rüşd örneği oldukça manidardır. Aslında fakih ve İslam çevresindeki ilimlerin üstadı olan İbn Rüşd, felsefe alanındaki bilgisizliğinden doğan bir telaşa, belki de utanca kapılmıştır. Kendi durumuna duyduğu tepkiyle felsefenin aşırı bir savunucusu olmaya koyulmuş ve Aristo’yu bir Müslüman düşünce adamına yakışmayacak ölçüde gözünde büyütmüştür. Çağımızda da batı medeniyetinin rönesans’la birlikte birden hız kazanan felsefi eğilimi iktisadi, teknik ve siyasi gücün yedeğinde öyle bir hakimiyete sahip oldu ki birçok Müslüman yazar batı düşüncesinin nüfuz ve itibarından faydalanmayı bir ihtiyaç olarak hisseti. Bu ihtiyacın uzantısı olarak çeşit çeşit seçmecilikle karşılaştık. Bugüne kadar ortaya çıkan ve belki bundan sonra da rastlayacağımız seçmeci ve telifçi tutumların sahipleri bize öyle geliyor ki, “İslam düsturlarının mutlak hakimiyetine” karşı güvensizlik duygularını içinde barındıran düşünür ve yazarlardır. Çıkış yolunu İslam ile bir başka düşünce sisteminin uzlaşmasında görmenin sebebi herhalde budur. Seçmecinin aşağılık duygusu “İslam’ın kapsayıcı vasfını” anlayamamaktan doğar. Kapsayıcılık anlaşılmayınca da düşünce adamının kendi aklına güveni ön plana çıkıyor. Bu güven içinde öteki düşünce sistemlerinin “akla uygun yönlerini” İslam’a yamamak ve böylece güya onu daha kabule şayan hale getirmek endişesi doğuyor. Şimdilik belirtmeyi gerekli gördüğümüz, günümüz şartları içinde seçmeciliği bir yana bırakmanın ve hatta onunla hesaplaşmaya girişmenin mecburiyetidir. Bir düşünce adamı İslam’ın dünya görüşünü “tam ve aslına uygun” bir tarzda kavrayabilirse onun diğer bütün hususlarda İslam’a bağlılığı artacaktır. Çünkü toplumun yalnızca “İslam düsturlarıyla” düzenlenebileceği konusundaki kesin inanç herkesi uydurma çarelerden uzak tutacaktır. Seçmecilik üzerinde dikkatle durmak gerek. Bu konu göründüğünden de önemli sonuçları beraberinde sürüklüyor çünkü. Seçmeciliğin düşünce planında ne kadar saptırıcı bir rol oynadığını kabul etmek zorundayız. Günlük hayata yansıyan şekliyle de seçmecilik Müslümanca bir hayat özleminin “ölümüne açılan bir kapı” görünümündedir. İslami olmayan bir yaşam biçimiyle İslam prensiplerini uzlaştırma gayreti, bana kalırsa “iman zaafının” bir bahanesi bile olabilir. Şöyle ki, inanç seçmecinin indinde vazgeçemediği bir duygu olarak kalır ama “hal ve şartların hakimiyetini” ruhunda ezici bir biçimde duyar. Bilhassa batı medeniyetinin İslam ülkelerine baskıda bulunduğu dönemlerde yaygınlık kazanan ve hala kurtulamadığımız bir hastalık kemirmektedir zihinlerimizi: Batı’nın maddi, yani teknik gücü karşısında yılgınlık. Bu yılgınlık çıkış yolu arayan birçok düşünce adamına şöyle bir çözümü ilham etmiştir: Çağın (yani batı’nın) maddi gücünün esası olan teknolojiyi benimseyelim ama onun ahlaki ve fikri değerlerini kendimizden uzak tutalım. Bu konuda Japonya örneği de dillere pelesenk edilmiştir. İlk bakışta son derece yerinde bir çözüm yolu gibi görünen ve birçok insanın samimiyetle gerçekleşeceğine bel bağladıkları bu yaklaşım aslında meseleyi hiç anlamamaktan doğan bir ifadedir. Seçmeciliği günlük hayatımıza hakim kılmaktan başka bir işe yaramayan ve aslında bizi bugün yaşadığımız rezilane durumun pek uzağına götürmeyecek bir çözüm. İslam değerlerinin çağımız bilim ve teknik kafasıyla birleşip beraber yaşayacağını ummak bir avuntudan ibarettir. Çünkü günümüze hakim olan bilim ve teknik, batı’da belli bir dönemde belirmiş bir kafa yapısının uzantısıdır, belli bir toplumsal yapının sinesinde gelişmiş, vasıfları İslam’a taban tabana zıt bir sınıf eliyle gücünü dünya ölçüsünde yaymıştır. Bilimin ilerlemesi bilime has özelliklerden değil, o bilim görüşünden en çok faydalanan insanlar yüzündendir. Bu yüzdendir ki bugünkü hayatı biçimlendiren teknik teçhizat değil, o teknik teçhizatın ortaya çıkmasına ve bazı insanların kar ve kuvvet sağlamasına yol açan müesseselerdir. İmdi, Müslümanlar hem o müesseseleri reddedip hem de o müesseselerin ürünü olan teknik ve bilimsel yapıyı nasıl kendi hayatlarına adapte edeceklerdir? Açıkça ve şuurla kavramamız gereken nokta “batı’nın inancı, felsefesi, bilimi ve tekniğiyle” bir bütün olduğu ve reddedilecekse tümden, kabul edilecekse yine tümden kabul edilmesi gerekeceğidir. Yani ne yapalım, diyecektir bazıları, adam atom reaktörleriyle dev bir endüstriyi harekete geçirmişken, bunca uydu ile dünyanın çevresini saracak bir teknoloji geliştirmişken biz savunmasız, güçsüz maddi teçhizatı batı’nınkinden geri bir “İslam Devleti’ni” nasıl ayakta tutabiliriz? Bu tekniği onlardan almayalım mı? Her şeyden önce şunu kafamızda iyi tutalım ki bir İslam Devleti’nin söz konusu edilebilmesi için Müslümanların birçok önemli imtihanı başarıyla vermiş olmaları gerekir. Bu imtihanlarda başarılı olmak da teknolojik üstünlüğü gerektirmeyecektir. Müslümanların tek tek ve topluca kendi kalitelerini yani “İslam’a has kalitelerini” geliştirmiş olmaları gerekecektir. Bütün bu çabaların sonunda varılacak “İslam Devleti” veya herhangi bir “İslami toplum yapısı” kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır. “İslami mücadele peşin bir uzlaşmanın uzantısı olarak yürütülmemelidir.” Batı’nın bilimsel kapasitesinin üstünlüğünü kabul ederek girişilecek savaş bizi nereye kadar götürebilir? Hem sonra “senin tekniğin üstün ve iyi, benimse inancım üstün ve iyi” diyebilecek kadar saçmalamamız mümkün mü? Esas meselemiz “her yönüyle Müslümanca bir hayatı” göze alıp sonuna kadar götürebilecek “inanç kuvvetini” elde bulundurmamızdır. ( Üç Mesele'den – İsmet ÖZEL )
9 Kasım 2008 Pazar
"DOSTLUK BEYANNAMESİ"
“Düşüncede “dost oluşun” yerini tutabilecek diğer bir insan başarısı yoktur.” “En sarih(açık) anlaşma dostlar arasındaki anlaşmadır.” “Dostluğun olduğu yerde tahakküm olmaz.” “Dostlar birbirine yük olmaz.” “Dostlar arasındaki ilişki köle-efendi ilişkisi değildir, işçi-patron ilişkisi hiç değildir.” “Dostluk için en az iki yetişkin, özgür, bağımsız şahsiyet gereklidir.” “Dostluk tarafların dostluktan başka şeye ihtiyaç duymadıkları şartlarda doğar.” “Bu demektir ki modern çağın “sözleşmeye dayalı” insan ilişkileriyle “dostluk” birbirine taban tabana zıttır.” “Dostlukta gözetilen menfaat dostluğun ürettiği menfaattir.” “Sadece biri diğerini gözden çıkarmayanlar dosttur.” “İhtiyaten dost olunmaz.” “Muvakkaten dost olunmaz.” “İdareten dost olunmaz.” “Fikirlerimiz veya bir başkasının fikirleri dostluk tesisine yaramadıysa hiçbir şeye yaramıyor demektir.” “Dostluk bağları ihdas etmediği halde yaygınlaşan ve etki uyandıran fikirler kendilerinde mündemiç(saklı olan) bir zararı zaman ilerledikçe enine boyuna çoğaltır.” “Yani insanlar dostluk getirmeyen fikirleri yürürlüğe koydukça kendilerine dokunmayan zehirli yılanın bin yıl yaşaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaya başlamışlardır.” “Dostluk gücü sağlamayan fikirlerin taşıdıkları değer bakımından birbirlerine üstünlük taslamalarına ne gerek, ne de imkan vardır.” “Fikirler dostluk dinamosu gibi olmadıkları taktirde insanların insanlara tahakküm ettikleri bir yapıyı sağlamlaştıran ve o yapı ile birlikte sertleşen çimento gibidirler.” Velhasıl kelam; Murad-ı İlahiye uygun “DOSTLUKLARA” kavuşma dileğiyle…
12 Ekim 2008 Pazar
"REFORMACI İNANDIĞINDAN ŞÜPHE EDENDİR."
Reformacı, eski şeklin ismini ve güya esasını muhafaza edip, onu zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyendir. Reformacı , yani ıslahçı, her hangi bir dava ve mevzuu, ister maziye ister istikbale doğru olsun, yekpare bir bütün olarak kabul edemeyen “biçare idrak” bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını tam alabilir. Reformacı, dış şartları davanın öz bünyesine tabi kılacak halis ve mutlak fikirci olmak yerine, davanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur görmeyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır. Reformacı inandığından şüphe edendir. Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa bile, muhitinde, çok aciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir. Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın, daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddi(soysuzluk) ifade eden garp züppelerinin elinde, devamıdır. Son devir ise, reformacılığı bozdu ve garbı(batıyı) ta kökünden benimsemeye kalkarak, davayı menfi tarafından tezatsızlığa götürmek istedi. Herhangi bir davanın istediği, muhakkak ki tezatsızlıktır, fakat hangi istikametten? Küfürden mi, İmandan mı? Nihayet, sun’i ışıkları ne kadar zengin olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat açan ve mıhlanıp kalan manevi kara bulut, yekun halindeki eksikliğin “Din ve İman” olduğunu ihtar edince, ortalıkta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı: “Bunlar, güya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı…” Bir çok bölüme ayrılan bu tiplere göre “din” lazımdır. Elbette Allah’a inanılır. Peygambere ise bazılarınca lüzumludur, bazılarınca değildir. Kur’an bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değildir. Kadın hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur’an her dilde Kur’andır. Kur’anda malum ibadetlerin bir çoğuna sarahat(açıklık) yoktur. Bunların hepsi ham yobazlar tarafından icat edilmiştir. Hadisler hep uydurmadır, aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru olamaz; Akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakabede(kontrolde) biricik mizandır. Bütün dini merasimi bediiyatçılar(estetikçiler) elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi manasızdır. Vesaire vesaire… Bu hünsa(çift cinsiyetli) ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartıyla, harikuladedir, güzeldir, şarttır, mutlaka lazımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve ebedidir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat!!! İşte bu “fakat” işin en belalı dönemeci… Henüz seslerini işittirebilecek hale gelmemiş olsalar da yarın birden bire zuhurları pek muhtemel olan devrin reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar, muharrirler, mühendisler, avukatlar ve daha neler neler vardır! Bunlar, umumiyetle “münevver” klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar ve şaşkın Tanzimat efendisinin sadece muhite bağlı tereddütlü reformacılığına karşılık, dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen bir merkezi reformacılık üzerindedirler. Yani akıllarınca İslamiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır. Reformacı der ki: “Allah’a ve Peygambere evet, Şeraite hayır!” Yani güneşe evet, ışığına hayır O kadar saçma!... Aralarında, hiçbir şeye hiçbir cüz’iyle inanmayan sahtekar istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi, kime ve neye ne nispette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman gözünde, zift renkli inkardan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor bir “KÜFÜR ŞUBESİNİ” temsil eder. Düpedüz kafir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir; Hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, güya denizde yüzeni ama her noktasından su sızan, kırık-dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir. İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor… Üstelik reformacı, mücerret(saf) fikir ve dava haysiyeti bakımından da, hem Mü’min hem kafirin nefretini kazanmış, mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı… Yarın kendilerine bir zuhur planı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında tam bir İslami edeple ellerini Allah’a açan ihtiyar annelerinin hakkıyla, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını; “Allah’ın hakkını Allah’a, Sezar’ın hakkını Sezar’a veriniz!” tarzında bir demagocya tesellisi içinde, aynı zaman ve mekanda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik farikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salah(kurtuluş) kabul etmez bir enayilik ve cehalettir. Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkerani (saçmasapan) bir açıkgözlülükle bir gün İslamiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi “fasl-ı müşterek”(birleşme noktası) noktasında oturanları, avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür. Bunlar, topyekün en çok, “softa” diye isimlendirdikleri, Şeriatın kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilinmezler ki, kendileri de o örnekler de biri menfi ; öbürü müspet tarafından Şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir. Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, iman adına hiçbir zerreye malik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve “maslahat” unsuru kabul etmiş esfeller(alçaklar) olmasına karşılık; hevai ve nefsani tefsirleri, hiç farkında olamadıkları küfür şeklini “din sanan” ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin bile farkında olmayan bedbahtlar… Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın ta kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet “kaba softalara” inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi “kabalık timsalleridir”; ve birincilerin aksülameli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir. Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmi bir nikab(örtü) altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslam’ı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur. Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslam’ı harap bir bina farz edip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir “FİKİR HAİNİ VE İMAN YOKSUNUDUR.” Birinci hüküm; “İSLAM İNKILABI” bunlarla olamaz!... Necip Fazıl (Rahimehullah); “İdeolocya Örgüsünden”
22 Ağustos 2008 Cuma
17 Temmuz 2008 Perşembe
"İSLAM'A GİTMEYEN KÖTÜYE GİDECEKTİR"
Türkiye’de geçen yarım asır boyunca ne olduysa Müslüman hayatının icap ettirdiği tatbikatı terk edenlerin İslam yorumu ile; Müslüman hayatının icaplarını yerine getirmek isteyenlerin İslam yorumu arasındaki çatışma dolayısıyla çıkan meseleler çevresinde oldu. Bunu tuzağa düşürenler ve tuzağa düşenler şeklinde gruplandırmak da mümkün. Tuzağa düşürenler nerelerde manevi kayıplara uğradıklarına aldırmayacak derecede aymazlık içindeydiler. Tangoları onları düze çıkarmadı. Buna mukabil tuzağa düşenlerin de manevi durumu pek parlak değildi. Türkiye’de gerek kültür ve gerekse siyaset alanında İslami yaklaşımlar önerildiği zaman katılımcı bir heyecana kapılanların bildikleri İslam ne yazık ki kendilerini yüzyıllar boyunca inkıyat (boyun eğmek) ettirilmiş bir tebaa olarak muhafaza edenlerin dayattıkları İslam’dı. Bilgileri görünür bir yetkiye boyun eğmek ilkesini besleyenlerin ahlakları köle ahlakının sınırlarını taşamayacaktı. 1950 yılından itibaren Türk toplum hayatı yönü aşağıdan yukarıya doğru bir hareketlilik yaşıyor. Hayatlarında Müslümanlara mahsus kılgıya (tatbikata) yer verenler resmi anlayış doğrultusunda biçimlenmiş eğitim kurumlarından, iş alanlarından ve her türlü sahneden yararlanarak toplumun itibarlı bölgelerinde kendilerine yer açıyorlar. 1980 yılına kadar birerli ikişerli gerçekleşen bu taşınma, andığımız tarihten itibaren Cumhuriyetin ilanı sonrasında çevrilen bütün manevralara alet olan insanların öbekler halinde itibarlı alanlara doluşması şekline girdi. Bu insanlar itibarlı alanlarda itibara kavuşamadılar; Çünkü geldikleri yere tebaalık bilgilerini ve köle ahlaklarını da getirmişlerdi. Türk toplumu İslam’ı İslam’ın bulunduğu yerden algılayarak kavramaktan aciz kalmış insanların yürütmeye kalkıştıkları bir İslamcılık davasının doğurduğu sıkıntıları henüz atlatamadı. Köle ahlakını boyunlarında bir zincir gibi taşıyanların en çok işe yaradıkları yerin köle pazarı olduğu gün geçtikçe daha kolay anlaşılıyor. Ortalıkta hükmünü yürüten sadece tarifi Türkiye’nin düşmanları tarafından yapılmış bir ideoloji olarak İslamcılıktır. Bunun bir felaket olduğunu birilerinin anlaması gerek. Kölelere mahsus ahlakı kendimizden uzak tutarak bunu yapabiliriz. Sahip çıktığımız İslam’ın “ne” olduğuna dair düşünce bize Türkiye’nin düşmanları tarafından dayatılmış bir düşünce olmayacaktır. Başlangıçtaki islahat aşısıyla aşılanmadıkça, ruhumuzu Anadolu’yu İslamlaştıran ruh haline getirmedikçe şimdiki dertlerimizden arınamaz, kurtuluş yolunu bulamayız. Allah bütün yeryüzünü Müslümanlara mescid kıldı. “Amenna ve Saddekna.” Ne var ki yüzümüzü kıbleye çevirebilmek için ayaklarımızın bir yere basması lazım. Hür bir insan kıbleye yöneldiğinde ayaklarının bastığı yer onun vatanıdır. Türkiye’nin vatanlaşmasının, Türklerin hürriyetlerine sahip çıkışlarının anlamı budur. Hepsi bu kadar değil. Unutmamak gerekir ki İslam enternasyonalizmi, kozmopolitizmi değil Müslümanların hususi bir hayat sahası olduğunu vurgulayan bir milliyetçiliğe amirdir. Rasulullah(s.a.v.) bir namazda, o namazın kılındığı zaman içinde kıblemizi Kudüs’ten Kabe’ye çevirdi. Bu olaydan benim anlayabildiğim Müslümanların milli varlıklarına sıkıca sarılmadan, milli mana taşıyan etkinliklerle tecessüm (canlanma) etmeden bir çıkış yolu bulmalarının imkan ve ihtimali olmadığıdır. Biz Müslümanlar ehl-i kıbleyi tekfir etmeyiz. Yani bizimle kıblesi ortak olanın milliyetçiliğini veri sayarız. Millet varlığına ihanet etmeyişin ilk belirtisini Kabe’ye yönelişte buluruz. Kabe’ye yönelirken ayaklarınızı bastığımız yerin vatanımız oluşu aynı zamanda hürriyetimizin oluşudur. Hürriyetimiz milliyetçiliğimizin güvencesidir. İçlerine sindirdikleri köle ahlakıyla Müslüman kimliklerine halel gelmeyeceği fikrini akıllarından geçirenler ellerine fırsat geçince milleti satmakta beis görmeyeceklerdir. ( Cuma Mektuplarından Alınmıştır – İsmet ÖZEL )
"LAİK DEĞİLİM ÇÜNKÜ MÜŞRİK DEĞİLİM"
Modern zamanlarda Müslümanların karşısına İslami ölçülere göre şu oranda veya bu üslupta Müslüman olmak gibi bir mesele çıkmış değildir. Liberalizm ölçüleri içinde Müslümanlar hem bir Müslüman hem de bir başka şey “demokrat, laik, sosyalist, ırkçı, feminist, çevreci v.s.” olmayı içlerine sığdırabileceklerini düşünecek kadar itikadi bütünlüğünü kaybetmiş duruma düşebilmektedirler. Yani modern zamanlarda kendine Müslüman diyen çok sayıda insan hayatlarına anlam veren ilke veya ilkeleri İslam’dan almaksızın yaşayışlarını düzenlemekte ve buna nihai noktada bir İslami gerekçe bulmakta veya belli belirsiz böyle bir gerekçenin bulunabileceğine inanmaktadırlar. Öyle kabul ediyorum ki bu türden insanların inançları cahiliye dönemindeki müşriklerin, İslam tebliğ edilmeye başlandığı zamandaki müşriklerin inançlarının bir anlamda günümüzdeki yansımasıdır. Yani bu insanlarda bir müteal(yüce, ulu) Allah inancı vardır, fakat hayatlarına yön veren ilkeyi Allah’ın emir ve yasaklarından almazlar. Daha da ötede, Müslüman olmanın yaşama alanlarının tümünü kapsayan gerekliliklerle yerine getirebileceğini bilmezler, bildirildiği zaman kabule yanaşmazlar. Müşrik inancının modern zamanlarda yaygınlaşmasında laiklik özel bir görev üstlenmiş durumdadır. Müslümanlığı ve laikliği aynı anda benimsemiş görünen kimselerde belirgin ve ayırıcı özellik ikili karakter taşır. Toplumun örgütlenmesi ve işleyişi hangi esaslar dahilinde yürütülmelidir sorusu sorulduğunda çağdaş müşrikler İslam kaynaklarının tek belirleyici olacağını reddederler. İkinci olarak, inançlarındaki toplumsal sorumluluk unsurlarını hesap dışı tutarlar. Yani bir yandan inanç ferdi bir olaydır ve insanların iç dünyalarının değerleri arasındadır; öte yandan da ferdi inançların hiçbir toplumsal yükümlülüğü olmadığı görüşüne saplanmışlardır. İlk bakışta bu iki yaklaşımın aynı kapıya çıktığı sanılabilir. Doğrusu her iki yaklaşımdan da istihal(başkalaşım, değişim) edilen sonuç Müslüman çoğunluğun boyunduruk altında tutulmasına, kafir hükümranlığının kolaylıkla kabul edilmesine varır. Fakat bu yaklaşımlardan birincisi, yani toplum örgütlenmesinin İslam dışı esasları belirleyici kabul ederek sağlanması kafirlerin müşrikleri yönetmesine yarar. İkinci yaklaşım, yani inancın toplumsal sorumluluktan arıtılmış olarak baskın kılınması da müşriklerin Müslümanlar üzerinde hakimiyet kurmalarına yarar. Körfez savaşı dolayısıyla Müslümanlar üzerinde bu katmerli operasyon pervasız ve fütursuzca uygulamaya sokuldu. Laikliği reddeden Müslümanlar için karşı çıkılacak taraf net ve belirgindi, ama aynı Müslümanlar yanında olmaları gereken taraf hakkında aynı netlikten rahatça söz edemezlerdi. Laikliği reddeden Müslümanlar için bir başka netlik de dünya hakimiyetine oynayan güç karşısında Müslüman kisvesi altında olanların hangi tavırlar içinde olduklarını açık seçik görme imkanı dolayısıyla doğdu. Bir bakıma dünyanın rububiyyet (ilahlık) iddiasındaki güçleri kendilerine tabi olanları sonuna kadar laikleştirdiler. Müslümanlar altından kalkılması güç bir temyiz gücü göstermek mecburiyeti altında kaldı. Dağınık ve örgütsüz olmalarına rağmen kafirlerin oyuncağı olmadıklarının ağırlığını hissettirdiler. Bunu nasıl yaptılar? Daha çok laikleşmiş ve nüfuzlu göründüğü halde çaresizliğini sergileyenleri yalnız bırakarak. Müslümanlar baskıcı güçlerin yedeğinde savunulan düşünceleri açıkta ve kirlenmiş bırakarak bir tavır ortaya koydular. Müesses nizamın korunmasında görev almayacaklarını belli etmek suretiyle susarak bir şey söylediler. Kazanç peşinde itikadi doğrularını eğip bükenlerin tek başlarına kalacaklarını belli ederek geleceğin zevahiri kurtarmakla inşa edilemeyeceğini lisan-ı hal ile dile getirdiler. Geçtiğimiz günler öğretici günler oldu. Müslümanlar laikliğin müşrik bir kafa yapısıyla nasıl yanyana, kolkola, içiçe ilerlediğini öğrenmekte büyük kolaylıklar elde etti. Bütün bu öğrenilenlerin tarlaya atılmış tohumlar olduğunu düşünebiliriz.İslam dünyası yeni şartlarda yeni bakış açılarına sahip insanların gücüyle beslenebilir. Bu yeni insanlar dünya zorbalarının telkin ettiği şirk ve dünyaya zincirlemenin alçaltıcı kirinden uzak durmayı başarabilirler. Bizim bugün yapabileceğimiz ömrümüz içinde belli bir İslami başarıya ulaşılamamış bile olsa başarı imkanının nakledilebileceğini sağlamaktır. Bunun ilk şartı da zalimlere yaranmaya çalışmakla İslami sorumlulukların yerine getirilemeyeceğinin bilinmesi ve bildirilmesidir. (Cuma Mektuplarından Alınmıştır – İsmet ÖZEL)
4 Temmuz 2008 Cuma
"AĞZINDA GEVELEME; TÜRK MÜSÜN, GAVUR MUSUN; ÇABUK SÖYLE!" -2-
Bu soru sana da, bana da, ötekine de tarihten kaldı. Bizi, hepimizi, her birimizi bu soruya cevap vermeye tarih zorluyor. Ben tarih’i takmam, tarihin canı cehenneme demeye kalkışırsan, bilesin ki asıl senin canın cehenneme yönelmiştir ve belki yarı yolu kat etmiştir bile. Bu kadar kesin nasıl mı konuşuyorum? Şimdi anlayacaksın: Dünya sistemi dediğimiz hegemonya dizgesi Türklüğe ve gavurluğa ilişkin sözlerin ağızda gevelenmesinden yarar umuyor. Ve hayatımızın İslamiyet’le ne kadar mukayyet (kayıt altında) olduğunun fark edilmemesi için elinden geleni ardına koymuyor. Senin kafanı Türk mü, gavur mu olduğun konusunda ne kadar çok bulandırırlarsa sistemin çarkları o kadar gıcırtısız dönüyor. Türkiye’de yaşayan birçok insan Türklük ve gavurluk arasında bir duvar saatinin sarkacı gibi gidip geliyor. Şimdiye kadar hep “saat işlesin, sarkaç gidip gelsin” diyenler duruma hakim oldular. Onların hakimiyetiyle Türkiye batağa saplandı. Bataktan kurtuluş ancak sarkaç halinin terkiyle mümkün olabilir. “Ya Türklükte yahut gavurlukta karar kılınacak.” Karar; doğurduğu sonuçlarla birlikte üstlenilecek. Haçova Meydan Muharebesi’yle başlayan “Türklük” yani “Haçlı ordusu karşısında uğradıkları bozguna son verdikleri için muzaffer olan Müslümanların kendilerine seçtikleri kimlik tecrübe edilen bunca iksirden sonra bugün artık BİLLURLAŞMALI, BERRAKLAŞMALIDIR.” Neden buna ihtiyaç vardır? Bilhassa şundan: ”Besbelli ki senin, benim, ötekinin Türklüğü ve gavurluğu ortaya zihin bulanıklığı çıkarmaya devam ederse şimdinin felaketlerini daha büyük felaketler takip edecektir.” Gavura gavur diyemediğin zaman Türk’e de Türk diyemezsin. “Bu dilsizlik şartı gavurun gavurluk yapmasını engellemez; ama aynı şart karşı tarafın (Türk’ün) elini kolunu bağlar.” Berraklıktan mahrum kalındığı zaman bırakın Türk’ün Türklük yapmasını kendinin Türk olarak adlandırılması hususunu bile yerli yerince anlamlandıramaz. Anlam peşindeyiz. Ben senin Türk mü, gavur mu olduğun konusunda itminan sağlamanı (emin olmanı) kolaylaştırmak istiyorum. “Bombayı gavur kaçıncı defa savurduysa kime savurdu?” , “Kılıcı gavur aralıksız salladıysa kime salladı?” , “Türk’e mi, bir başka gavura mı?” , “GAVURUN ELİNDEN EKMEK YİYEN ELİNDE Kİ KILICI KENDİ HESABINA SALLAYABİLİR Mİ?” , “Gavurun kılıcını sallayan, Türklükten çıkmış mı olur?” Tarih bütün bu soruların cevabını içinde barındırıyor. Etnoloji (kavmiyet bilimi), antropoloji (insan bilimi), giderek sosyoloji bu ve bu türden sorulara cevap bulmaktan acizdir. Bilinç ve istem (şuur ve irade) olmaksızın tarihin meşguliyet alanına giremeyiz. Hem başlangıcımızı, hem de sonumuzu tarihin meşguliyet alanında buluruz ve elbette kendimiz için “iyi” bir son olsun isteriz; ama bundan da önemlisi herhangi bir “sonumuz” olmasıdır. Varlığına son verilmesinin kayda değer sayılmadığı insanlardan olmak varlık alanına hiç çıkmamak demektir. Tanımı gavurlar tarafından getirilmiş bir Türklük, o tanımı getirenlerin gerek duydukları yer ve zamanda istedikleri biçime sokabilecekleri bir Türklüktür. Alçaltılmış bir kavramdır. Buna mukabil, tanımı Türklüğü tercih etmiş olanlar tarafından getirilmiş “Türklük” dünyaya yön verecek bir yetkinin ele geçirilmesi anlamına varır. Peşine düştüğümüz anlam budur. Kimdir Türklüğü tercih etmiş olan?: ”KÜFFARIN KURDUĞU DÜZENİN YERİNİ İSLAM DÜZENİNİN ALMASI UĞRUNA ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN HER KİM İSE O, TÜRKLÜĞÜ TERCİH ETMİŞ OLUR” Miladi takvimdeki 1071 tarihi bu bakımdan en önemli dönüm noktasıdır. Bu noktadan itibaren ideal olarak gözümüzde büyütmemize gerek olmayan; ama İslam düzeninin kafir tasallutundan masum kaldığı bir dönem yaşanmıştır. Kafirler İslam düzenini tanınmaz hale sokmak için şerefini Türklükle kazanmış toprakların işgal edilmesinin en tesirli yöntem olduğunu biliyorlardı. Sıkı dur: “ŞEREFİNİ TÜRKLÜĞE BORÇLU OLAN TOPRAKLARI KAFİRLER HER SEFERİNDE İSLAM’I BAHANE EDEREK İŞGAL ETTİ.” Türkiye’de yapısal işgal Tanzimat sonrasındaki bütün reformların ayak izlerini takip etti. Türkiye’de “İslamiyet’in özüne dönülüyormuş” izlenimi verilerek ve “itaatkarlığına bulduğu gerekçe” dindarlık olan herkesin desteği alınarak “Türklükle şereflendirilmiş” her türlü işleyiş berhava edildi. KÜFRE DİRENİŞİN İTİBAR KAYBETMESİ İÇİN GAYRET SARF EDENLER TÜRK MÜYDÜ, GAVUR MUYDU? Napoleon Bonaparte 1798’de Mısır’ı işgal ederken Müslüman’mış gibi davrandı. Mısır’ı yönetenlerin İslamiyet’e ters düştüğünü iddia etti. Beyannamelerinin baş köşesine “Besmele” yerleştirmekle yetinmedi, hemen altına “Kelime-i Şahadet” ilave etti. Tıpkı “bir kısım medya” gibi “bir kısım ulema” Napoleon’un arkasında idi. Demek ki işgalci güç en azından bazı kimselere Müslüman görünmeyi başarabilmiş, kafalar bulandırılabilmişti. O günlerde Mısır’da herkes için “Türk mü, gavur mu?” sorusu sorulabilseydi herkesin yeri sarahatle anlaşılmış olurdu. Siz de bugün kendi konumunuza kendi gözünüzde açıklık getirin. Napoleon’a mı benziyorsunuz? Ona tabi olanlara mı? “TÜRKLÜĞÜ KAZANMAK VE KAYBETMEK HANGİ TAVRI BENİMSEMEYE BAĞLI?” 1914-1918 savaşı boyunca İngilizler işgal ettikleri yerlerde yetki alanlarını İslam’a hizmet ettikleri propagandası sayesinde genişlettiler. Müttefikler Orta-Doğu’ya geliyor ve onların gelmesiyle Türk istilası(!) sona eriyordu. 1. Cihan Harbi Hıristiyan kuvvetlerin arasında savaşsalar bile Türk topraklarını ele geçirmeleri konusunda yekvücut hareket ettiklerinin göstergeleriyle doludur. Kafir işgalcilerin ve onların işbirlikçilerinin yaptıkları ve “aciz-ucuz” insanlar üzerinde sonuç aldıkları ilk iş “Türklüğü Müslümanlıktan ayırmak olmuştur.” “Lawrance of Arabia” ibaresinin bütün çağrışımları Türk düşmanlığında odaklanır. Günümüzde adı anılan İngiliz casusunun yazdıklarından yararlanmayı marifet sayanlar kendilerine sorsunlar bakalım, Türk mü imişler, yoksa gavur mu? Türklük demek kafire mukavemet demektir. “MÜSLÜMAN’I MÜSLÜMAN’A KIRDIRAN BÜTÜN SEBEPLER TÜRKLÜKTEN ÇIKMAYI GEREKTİREN SEBEPLERLE ÖRTÜŞÜR.” 1956 yılında İngiliz-Fransız-İsrail askeri güçleri Süveyş kanalına hücum ettikleri zaman başarılarının ancak İslam topraklarında “Türk Ruhundan” eser bırakmamak suretiyle teminata kavuşabileceğini biliyorlardı. Bu sebeple ABD’nin başını çektiği BATI halkının çoğunluğu Müslümanlığı benimsemiş bütün toplumlarda geçerli olmak üzere bir “Kafir Devlet / Müslüman Millet” taksimatına vücut verdi ve icat ettiği çatışmanın delillerini Türklüğe başvurmayı gereksiz kılacak bir biçimde harekete geçirdi. Müslüman nüfusun yoğun olduğu her ülkede iktidara sahip olanlar ve iktidara talip olanlar hasımlarına karşı yegane desteğin “yukardan”, “Batı’dan” geleceğine ikna edildiler. Ele geçirilmek istenen canlılar tuzağa gafletleri sebebiyle düşmezler. Tuzaklar bilhassa ikbal peşinde olanların av durumuna düşeceği biçimde hazırlanır. Tuzağa düşen ya konulan yemi çekici bulmuştur veyahut dikkatini kavuşmak istediği şeye yoğunlaştırdığı için bastığı zeminin ne kadar sağlam olduğunu ölçme gereği duymamıştır. Bir insanın Türk mü, gavur mu olduğu, muhatap olduğu tuzaktaki yemle kurduğu ilişkiyle açıklanacaktır; soyuyla sopuyla değil. Türk mü, gavur mu olduğumuz sorusu anlamlı bir soru olacaksa bizim bir vatanımız olup olmadığı, varsa niçin bir vatanımız olduğu, vatanımızın niçin burası olduğu sorularının cevaba kavuşturulmasıyla olacaktır. Anlamlı soruyu bulduysak anlamı da bulduk demektir. Bulduğumuz bu şey ne işe mi yarar? Sonunda benden öğrenmek istediğin bu kadarcık idiyse yazıklar olsun sana! (Cuma Mektuplarından – İ. Özel)
26 Haziran 2008 Perşembe
"KIYAMET YAKINDIR DİYE Mİ TÖVBE ETMELİ?"
Kıyamet yakındır diye mi tövbe etmeli? Evet, hiç şüphesiz ki evet. Kıyamet yakın hem de çok yakındır. Nereden mi biliyorum? Okuduğum, bildiğim kadarıyla Rasulallah (s.a.v.) kıyametin kendi sağlığında kopmasından endişeleniyordu. Resul-i Ekrem ufukta kara bir bulutun belirmesinden tedirgin olur, o bulutun sonradan yağmur indirişi sebebiyle büyük bir ferahlık duyar idi. Onun bu titizliği boşuna ve yersiz sayılabilir mi? Değilse bizim umursamazlığımıza hangi anlamı vermeli? Bizimkisine en azından “gaflet” adı verilebilir; ama korkarım durumumuz biraz daha ağır. Ağır, çünkü kimileri gözlerimizin içine baka baka şunu söylüyor. “Görüyorsunuz, kıyamet kopmadı, bu gidişle kopacağı da yok; ne yapacaksan yapacağını ona göre yap”. Birisi bize karşı bunu telaffuz ettiyse veya lisan-ı hal ile (hal diliyle) söylediyse, biz ona şunu sormuyoruz: “Sen hangi dindensin? Senin dininin Allah indinde yeri nedir?” Biz bu soruyu sormadıkça Müslüman olarak kendi dinimiz ile kendi konumumuz arasında ki bağın ne kadar ciddiye alınacağı hususunu da belirsiz duruma getiriyoruz. Daha kötüsü, bizim Müslümanlığımız gayri-Müslim odaklar eliyle ne derece belirsiz kılınmışsa ona rıza gösteriyoruz. Müslüman olarak bazılarımız kendi dışımızdakilerin, dışımız da bulunmakla kalmayıp bizi kör, sağır, kütürüm kılma niyetini ve faaliyetini hiç elden bırakmamış olanların bizi tarif etmelerine, dolayısıyla bizi yemelerine fırsat veriyor. İslam tarihi bu kabil alçalmalara yabancı değil. Aynı İslam tarihi yükselmeleri de kaydediyor. Demek ki bazı Müslümanlar da kendilerini gayri-Müslim çevrelerin-odakların tarif etmelerine rıza göstermeyecek. Dolayısıyla kendini yedirmeyecek. Bu bağlamda kıyamet yakındır diye tövbe edeceğiz. Tövbe-istiğfar edeceğiz. Taat ve ibadeti hiç aksatmayacağız. Takvaya yaklaşmaya çabalayacağız. Her birimiz her gün biraz daha sofu olmakla her işimizi hal yoluna sokabilecek miyiz? Bu soruyu sormakla kendimizi çağdaşlık zehrine bulaştırmanın hazzına boylu boyunca bırakmış bulunuyoruz. Sofuluk ilk reddedeceğimiz bir tutum değil oysa. Ben derim ki olabilene ne mutlu; ama ben değilim. İnsan sofu olmayınca tövbe-istiğfarın kıymetini bilmekten geri durmaz. İnsan sofu değildir diye taatten ve ibadetten uzaklaşmaz. Sofu olmamak takva sahibi olma imtiyazını bir başkasına kaptırmak demek değildir. Müslümanlar bakımından -halli noktasına yaklaşılamadığı için- zillete düştükleri mesele hiçbir bakımdan dinin hangi uygulamalarla hükmünü yürütebileceği meselesi değildir. Müslümanlar kendi aralarında bir parçalanmışlık arz edişlerinin cezasını çekmiyorlar. Müslümanların düşüklüğüne sebep olan şey kaybettikleri özü yeniden ele geçirme çabası yerine, kaldığı kadarıyla biçime sımsıkı sarılmalarıdır. Onların bu derece biçim düşkünü durumda donmuş veya dondurulmuş olmaları gayri-Müslim odakların kendilerinde İslam’da biçimin değil, özün tercih edilmesi yolunda -telkinde bulunma hakkı- bulunduğu izlenimi edinmelerine yol açıyor. İslam’da öz ve biçim birbirinden ayrılabilir mi? Zekat veriyormuş gibi yapsanız zekat vermiş olur musunuz? Yahut İslam devleti olduğunu hem inkar eden ve hem de İslam devleti olmadığını kanıtlamak için özel bir tutum sergileyen devlete verdiğiniz vergiler zekat yerine geçer mi? Hacca gitmek niyetiyle kuzey kutbuna doğru yola çıktığınız zaman size ne derler? Teorinin ve pratiğin İslam’da nasıl anlaşıldığına dair bir fikriniz var mı? Vakitsiz ezan bir anlam taşıyorsa, ne anlam taşıyor? Ömrünüzün herhangi bir anında bir kez olsun, “Ben neyimle Müslüman’ım?” , sorusunu sordunuz da, buna kesin bir cevap sağlayabildiniz mi? Böyle sorular uzayıp gidecektir. İnsanlık tarihine bakılınca sorulardan daha çok soruları kimin sorduğunun önemli olduğu fark edilecektir. Öyleyse “kimlerin” “kim” oldukları bilinmedikçe insanlık tarihini bilmekte imkansız. Bir şeyin gayri-şahsiliğine karar verdik mi o şeyin tarih dışı kaldığını da kabullenmek zorundayız. “Karım ölünce kıyametin küçüğü, ben ölünce kıyametin büyüğü kopacak” diyen Nasrettin Hoca bu kabulümüze atıfta bulunur. Öz ile biçim arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu anlarsak ve İslam’ın bu ikisinden hangisine öncelik verdiği konusunda yaşanılan tereddütten kurtulursak dünyada biz insanların; ama özellikle biz Müslümanların ne işi olduğu hususunu kısa yoldan açıklığa kavuşturmuş oluruz. İslam’a karşı düşmanlık hissi taşıyanların ilk işi İslami biçimlere hücum etmek olacaktır. Düşmanlıklarını etkili kılmak isteyenler her konuda özün biçimden önce geldiği fikriyle harekete geçeceklerdir. Her konuda olduğu gibi, özün korunması ve devamı için biçimden vazgeçtiğini veya vazgeçilmesi gerektiğini söyleyenler söylediklerinin tam tersi bir sonucu arzulayanlardır. Zira insanlık tarihinde hiçbir öz gösterilemez ki kendine mahsus biçimi kaybettiği halde, kaybettikten sonra da varlığını devam ettirebilmiş olsun. Biçimin terki hususunu kabul ettirmek isteyenler, o biçim yardımıyla korunan ve savunulabilen özün korunmasız ve savunmasız kalması beklentisi içindedir. Özü kaybolmuş, tükenmiş, bozulmuş biçim, özsüz kalmış biçim olabilir. Tersinin olması ise imkansızdır: En uygun biçimi bulmaksızın hiçbir özü ifade edemezsiniz. Hiçbir özün üretilebildiği o öz belirgin bir biçime girmedikçe iddia edilemez. Özün kemale erdirilmesi biçimin kemale erdirilmesinden başka bir şey değildir. “Biçimsiz kalmış öz diye bir şey yoktur, olmamıştır, olmayacaktır.” Dünyanın neresinde bulunursa bulunsun bir insanın, yani bir Müslüman’ın yegane işi biçimi, biçimciliği bir kenara bırakmak değil, tam tersine ulaşabildiği kadarıyla biçimi öze uygun kılmak, biçimin ihtiyaç gösterdiği öze kavuşmak üzere davranmak ve biçimin koruduğu alanda “özün gelişimi uğruna” emek sarf etmektir. Müslümanlar öz ile biçim arasındaki ilişkiyi yorumlamaktan imtina ettikleri nispette küfrün tasallutuna rıza göstermiş oluyor. “Binanın ve zinanın” çoğaldığına dikkat çekenler biçimcilikle suçlanıyor. Suçlananlar cezaya çarptırılmamak ve kendilerini İslam düşmanları gözünde beraat ettirebilmek için olmadık cambazlıklara girişiyorlar. Bu arada “tövbe-istiğfar” etmek kimsenin aklına gelmiyor. Bu tutum yalnızca İslam’dan uzaklaşmaya değil, aynı zamanda Müslüman’ın küçük görülmesine, kafirlerin yardakçısı derekesine düşürülmesine sebep oluyor. Üstüne üstlük yukarıda kısmen temas edilen hususların şikayet konusu edilmesi de yadırganıyor. Kıyametin ne kadar yakın olduğunu bilmem anlatabildim mi? (Cuma Mektuplarından – İ. Özel)
25 Mayıs 2008 Pazar
"NEDAMET GETİRENLER ÇÖZÜM GETİREMEDİ; YOL TÖVBE EDENLERİN ÖNÜNDE AÇILACAK"
Güzellikle anlamayanlar kaldıysa, birisi onlara dayak zoruyla anlatacak. Dayak atma gücü kimde mi var? Madem dayağa maruz kalmak istemiyoruz; onu bir kalem geçelim. Biz güzellikle anlaşılmaya müsait olan neymiş, ona bakalım. Aklı olanın güzellikle anlayacağı şey Türkiye için geçerli olan düşünme ve davranış yolunun dünya için de geçerli olduğudur. Değil mi ki “Adem soyu” olarak hepimiz kovulduğumuz yere, cennete dönmek istiyoruz ve değil mi ki aramızda artık kurtuluşumuzun cennete girmek olduğunu bilmeyenimiz kalmamıştır; o halde doğru davranışı yanlıştan ayırt etmemiz “Vacip”tir. Bunun için görüldüğü kadarıyla, tövbekar olanların, istiğfar edenlerin kurtulma ihtimalinin hayli yüksek olduğunun farkına varacağız. Yine görüldüğü, görülebildiği kadarıyla, nadim olanlara, pişmanlık duyanlara kurtuluş imkanından düşen nasibin pek verimkar sayılamayacağını bileceğiz. Nedametle tövbe arasına bu kalın çizgiyi çekmek neden? Tövbe etmekle, pişman olmak hemen hemen aynı şeyler, birbirlerinin yerine konulabilecek şeyler değil mi? Değil. “Tövbe-istiğfar eden aynı zamanda pişman olmuş, nedamet getirmiş olur; oysa pişman olan insan tövbe etmiş sayılmaz ve nedamet getirene müstağfir (istiğfar eden) denmez.” Nedamet getirmenin ne mana ifade ettiğini anlamakla işe başlayalım. Çünkü insanlar işlerini çağlar boyu tövbe etmenin hakkını vermektense nadim(pişman) olmanın uyanıklığından istifade etmek suretiyle yürütmüşlerdir. Bunun böyle olduğu gerçeğine ulaşmak, aklını kullanan herkes için, “ilm-el yakiyn”, çok kolaydır. Pişman olduğumuz şeyler kurnaz davrandığımız halde olayların gidiş yönünü kestirmekte başarısız kalışımızdan dolayı ceremesini çektiğimiz şeylerdir. Yumurtalarımızın hepsini aynı sepete koyduğumuz için pişman olabileceğimiz gibi, gereğinden fazla sepet kullandığımız için de pişman olabiliriz. Ağzımızdan o kelimeleri kaçırdığımızdan dolayı nedamet getirebiliriz. Keşke o sözleri söylemeseydim deriz. Nadim olmamız sükut ettiğimiz takdirde de muhtemeldir. Hazır dilimin ucuna gelmişken hepsini keşke söyleseydim deriz. “Kısacası bizim bütün nedamet getirişlerimiz bir kazançtan mahrum bırakıldığımıza kanaat getirdikten sonra gerçekleşir.” Birinin kalbini kırmış olmaktan ötürü nadim olmuşsak bu, onun bize yumuşak davranmasının gereğini hissettiğimiz günün doğuşundan sonradır. Yani nedametin, pişmanlığın terbiyevi, ıslah edici, tekamül ettirici(kemale erdirici) bir yönü yoktur. Giderek nedamet;”hataların daha büyük hatalar doğurmasına sebep olan faaliyet alanını genişletir. Oysa “Tövbe” hassaten terbiyevidir. Biz kabahat saydığımız, günah olduğunu öğrendiğimiz, bizi suçlu mevkie düşüren her ne ise onu bir daha yapmayacağımızı bildirerek tövbe ederiz. Tövbe ile, küçük veya büyük, bütün insanlar Allah’tan af dilerler. Allah’tan af dilemenin manası ıslah olunma yolunu açmaktan başka bir şey değildir. Tövbe eden işlediği hatayı tekrar etmeyeceği gibi, hata işlemenin daha da nadir ve müşkül olduğu bir yaşama tarzını seçme tavrını benimser. “Yani tövbe arındırır.” Öte yandan, nedamet insanları bir hatayı işlemelerinden ötürü kendilerinin zarar görmeyecekleri bir bilince sevk eder. Nadim olan bir tuzağı atlatabilmek için öyle manevralar yapar ki bütün yaptıklarının başlı başına bir kapan(tuzak) olduğunu fark edemez. Tövbe eden tövbe edişinde başarısızlığa uğrayabilir. Tövbesini bozanı çok görmüşüzdür.”Lakin tövbeyi bozmak insanı bir kez daha tövbe etmeye yaklaştırır.” Belki daha bir arınmanın ihtiyacı belirir insanda. Tövbe ile nedamet arasındaki kalın çizgi en çok bu durumlarda belirginlik kazanır: ”Pişman olanın pişman olduğuna pişman olduğunu düşünün…Bariz bir ahlaki teşevvüş (karışıklık) ve akabinde düşüş söz konusudur artık.” İnsanlığın “modernlik” yaftası altında benimsedikleri yaşama tarzı başından beri hem “modern” olmayı hayırhah sayanlar tarafından, hem de tabiatıyla modernlik uygulaması yüzünden bir felakete duçar olunduğunu ileri sürenler tarafından eleştirildi. Türkiye her iki tarafın da eleştirisine bigane(ilgisiz) kalarak modernliği bünyesine yansıtmaya çabaladı. Dünyada ve Türkiye’de bol miktarda modernlik yüzünden nedamet getiren insana rastlayabilirsiniz. Modernlik seline kapılınması sebebiyle tövbe edenlere rastlamak pek zordur. Çünkü tövbekarlar orada neces(pislik) gördükleri için toplumun itibarlı alanlarına yanaşmaz, toplumun itibarlı alanlarını işgal edenler de arınmaktan ürktükleri için tövbekarlara toplumun itibarlı alanlarında yer açmazlar. Modernleşme süreci boyunca “nedamet” esas tavır, “esas duruş” olarak karşımıza çıkmaktadır. Karşımıza çıkmayan ise “tövbe”dir. Batı’da geçerli düşünme biçimine aşina olanlar bilir ki Batılılar asırlardan beri politik, sosyal, ekonomik tercihlerinin husule getirdiği duruma bakıp: “Tüh! Bu sefer de tutturamadık!” der gibidirler. Batı medeniyetinin sürekli kararsız denge tercihinde bulunması, attığı her adım sebebiyle nadim olması ve aynı yönde önceki hatalı adımları telafi edebilecek özellikte daha iyi bir adım atabileceği iddia ve inancından hiçbir şey eksiltmek istemeyişindendir. Türkiye ağır hata yükünü yüksünmeden Batı medeniyetini hal-i hazırda, hem sadakatle hem ısrarla takip ediyor. Neden böyle yapıyor? Bu Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş en kallavi mirastır. Cumhuriyet idaresi Osmanlılardan tövbeye yanaşmama; ama buna mukabil olabildiği kadar pişman olma alışkanlığını devraldı. Bu alışkanlıkla toplum tepeden tırnağa değişime zorlandı, bu alışkanlıkla beynelmilel ilişkilerde bir yörünge benimsendi. Biz “Türkler” nadim olanlardan değiliz. Biz “Türkler” tövbe edenlerden teşekkül ediyoruz. Müşekkel (şekli, yapısı, kalıbı gösterişli olan) bir Türk göremediğinizi bir şikayet olarak dile getirebilirsiniz. Haklı bir şikayettir bu. Tövbe edenler biz “Türkler” olduğumuz için tövbesini bozanlar da hep biz “Türkler” içinden çıkıyor. Hatırlamakta fayda var ki tövbeyi bozmak yeniden tövbe etmeye engel değil. Ne olursa biz “Türkler” aleyhine bir hasmane gözetim altında oluyor. Bu sebepten ötürü kaç kişi idüğümüz kadar kaç kişi kaldığımız da bir muamma. Bu saatten sonra muammayı çözebilir de tanışmayı başarabilirsek, meselemizin ne olduğu konusunda bir anlaşma zemini oluşturabilirsek, neye, ne sebeple, ne derecede katlandığımız konusunda zihnimizde bir sarahat belirirse biz “Türklerin” önünde bir yol açılacak. Yolun açılabilmesi tövbekar olan biz “Türklerin” nedamet getirenlerle aynı kap ve kalıpta telakki edilmeyişi şartına bağlı. Tövbe edenlerin önlerinde açılan yolu yürüyebilmeleri için sadece kendileri olmaları yetiyor. Tövbe ettikleri, arınma sürecini başlattıkları için nedamet getirenlerle şöyle veya böyle bir ittifaka mahkum değiller, hareket serbestisi elde etmelerinin temeli sayılabilecek türden icazetler sağlayabilmek için bir uzlaşmaya mecbur değiller, yürüdükleri yolda ilk adımı dünyadaki hegemonyayı reddederek attıkları için dünyanın güç odaklarının hoşgörüsünden yararlanmaya ihtiyaçları yok. Akıl sahibi herkes biz “Türklerin” yolundaki haklılığa akıl erdirecek durumda olmalıdır. Yoksa onlara akıl sahibi denmez. Biz “Türkler” etrafımıza bakıyoruz ve bütün nedamet getirenlerin tövbekar taklidi yaptığını görüyoruz. Aslı taklidinden ayırma ehliyetine kavuştukça “Türk” oluyoruz. Oluyoruz da ne oluyor? Gösterilirse göreceğiz… Bizi Yaratan yanlış bir çağda veya yanlış bir yerde yaratmış olamaz. Öyleyse kendimizde nizam verici bir güç vehmetmemiz için hiçbir mazerete sahip değiliz. İçinde bulunduğumuz şartlarda doğru olanı tefrik etme (fark etme) imkanından mahrum olamayız. Mahrum olsaydık mükellefiyetlerimiz olmazdı. Tövbe ettiysek görüşümüzün nasıl berraklaştığını da fark etmiş olmalıyız. Bütün görüş bulanıklığı pişman olmaktan, nedamet getirmekten doğuyor. Daha iyi bir oyun sergileme peşinde olanların hüsrana uğrayacakları bir düzenekle karşı karşıyayız. Oyuna dahil olduğumuz için tövbekar olacaksak, tam sırası… ( Cuma Mektuplarından – İ. Özel )
14 Mayıs 2008 Çarşamba
"TÜRK; AMA TÜRKÇÜ DEĞİL, MÜSLÜMAN; AMA ŞERİATÇI DEĞİL"
Yaşamakta olduğumuz söylenilen, içinde bulunduğumuzu sandığımız zaman dilimi bir ülke olarak Türkiye’nin tarihteki hangi evresine tekabül ediyor? Türk ülkesinin nereden gelip nereye gittiği bilinseydi şimdi nerede olduğuna şıpın işi ( derhal, hemen ) karar verilebilirdi. Bir gelişme aşamasından mı söz etmelidir? Zevalin bir basamağından diğer bir basamağına inişine mi tanıklık ediliyor? Bir tür “fetret devri” mi geçiriliyor? Zihnini bu tarz sorularla meşgul eden, “Yalova Kaymakamı’nın” akıbetiyle yakından ilgili böylesi sorulara cevap bulayım diye mesai harcayan var mıdır? Varsa kimlerdir bunlar? Andıysam bir ülke olarak Türkiye’yi andım, değil mi? Sözüme bir millet olarak Türkleri anarak başlamadım. Bir millet olarak Türklerin tarihteki yeri bir ülke olarak Türkiye’nin tarihteki yerinden hangi bakımdan ve ne ölçüde ayrı tutulabilir? Derin mesele. Milleti hiç işe karıştırmasak, sadece ülke olarak Türkiye’yi hesaba katsak sözünü ettiğimiz şeyin bir coğrafi varlık mı, yoksa o coğrafya alanına söz geçiren teşkilat gücümü olduğundan emin olamayacağız. Bir toprak parçasına mı Türkiye diyoruz; yoksa bir devlete mi? Bir muamma değil bu. Bir toprak parçasının “vatan” haline gelmesiyle Türkiye adlandırmasının geçerli kılındığını fark etmek için üstün zekalı olmaya gerek yok. Ancak devlettir ki bir toprak parçasını o “vatan” haline getirebilir. Namık Kemal’in içine düştüğü tereddüt giderildi. Şair “Vatan yahut Silistre” demişti. Şimdi Silistre Türkiye sınırları dahilinde değil. Demek ki “vatan” buymuş. Demek ki üzerinde yaşadığımız topraklara Türkiye diyebilmemiz oralarda Türk devletinin söz geçirebilir durumda bulunmasıyla mümkünmüş. Mesele belki bu noktada çatallaşıyor. Devletin devletliğine kimsenin itirazı yok. “Devlet söz geçirebilirlik vasfını kimden alıyor ve gücünü kimin adına kullanıyor?” diye sorduk mu muhtemel cevaplara çok sayıda itirazın yönelmesi gecikmeyecektir. Devlet devletliğine bir etnik özellik temelinden yükselerek mi kavuşmuştur? Devlet kendi geçerliğini bir dinin koruyuculuğuna mı tevdi etmiştir? Devlet teşekkülünü “la-yuhti”(hatasız) bir toplumsal sürece, yakıştırmaları uygun düşüyorsa ümmetten millete geçiş sürecine mi borçludur? Türkiye’nin tarihteki hangi evreye tekabül ettiği konusu bir mutabakat konusu değil. Neden? Çünkü dünyanın egemen güçleri Türkiye’nin herhangi bir şeye tekabül etmesine rıza göstermiyor. Türkiye’nin elde edeceği mütekabiliyet Türkiye’nin kalıcılığının nişanesidir. “Hasta Adam” adlandırmasından itibaren Türkiye’nin varlığını arızi sayan dünyanın egemen güçleri Türkiye’nin gidiciliği hesabıyla hareket ediyor. Türkiye’nin tarihteki yerinin tespiti son dakikada bile olsa bir kez gerçekleşti mi, Türkiye’nin götürüldüğü yerden tekrar nereye geleceği şimdiden belirlenmiş olacaktır. Dünyadaki büyük güç odaklarının hizmetinde olanlar sıra herhangi bir vesile ile Türkiye’nin meselelerini konuşmaya geldi mi söylemler içinde “vatan, millet” kelimelerinin geçmesini istemezler. Çünkü bu kelimeler kullanıldığı zaman birinin vatanın ruhça tasrihini(açıklığa kavuşturulmasını), milletin bedence tasrihini isteyeceğinden korkarlar. Gerek vatan kelimesine ve gerekse millet kelimesine getirilecek sarahat devletin karakterine getirilecek sarahati gerektirecektir. Bütün bu konularda Türkiye’nin geçirdiği oldubittilerin sorgulanması statüko’nun mezarını kazmak üzere toprağa kazma indirilmesi anlamına gelmektedir. Statüko(düzen) hayatiyetini kavramlardaki bulanıklığa, dolayısıyla dünya hayatını Türkiye’de idame ettirmek zorunda kalan insanların zihin kapasiteleri bakımından olduğu kadar ahlak telakkileri bakımından da düşük düzeyde seyretmelerine borçludur. Bu ülkenin kaderiyle bir şekilde ilişkilendirilmiş kimselerden kimliklerini ifade edecek beyanlar beklediğiniz zaman rahatlıkla onların ağzından “Türk oldukları; ama Türkçü olmadıkları, Müslüman oldukları; ama Şeriatçı olmadıkları” ifadelerinin döküldüğüne şahit olabilirsiniz. Tersinin vukuuna da şaşmamak gerekir: Söylediklerine göre “Türkçüdürler; ama Türk değildirler. Şeriatçıdırlar; ama Müslüman değildirler. Türkçü bir siyaset gütmenin dünyadaki güçler dengesinde kendi lehine bir ağırlık doğuracağını düşünen herkesin Türk olmasını şart koşamayacağımız gibi toplum hayatını İslam şeriatına uygun kayıtlar altına almaktan yana çaba gösteren kimseler de kendilerini aynı kayıtlar altında hissetmek zorunda değildir. Geride bıraktığımız yüzyıl içinde;“Türkçü Almanlar da, Şeriatçı Protestanlar da” ortalıkta cirit attı. Durumu tuhaf, gülünç, acıklı bulabilirsiniz. Lakin madalyonun diğer yüzündeki dramatik öğe tahammül sınırlarını zorlayacak özelliktedir. Öyle kimseler vardır ki Türk olmasından ötürü kendisine Türkçülüğün yakıştırılacağı korkusuyla tiril tiril titrer. Öyle kimseler vardır ki Müslümanlığına toz kondurmak istemediği halde kendisinin şeriatçı sanılacağı şartlar altında soğuk terler döker. Türk olmadıkları halde Türkçülük yapanların, Müslüman olmadıkları halde halkının çoğunluğu Müslümanlardan oluşan toplumlarda hayatın “İslam şeriatına” uygun şartlar altında cereyan etmesini savunanların neden böyle yaptıkları sorulacak olursa doğru cevaba ulaşmak pek zor olmayacak. “Bunlar asıl büyük amaçlarına ermek için kendilerinin değil, başkalarının kanını kullanmayı gerekli sayanlardır.” Soğuk Savaş sırasında Sovyetlerin güç kaybetmesini istemekle Türkçülüğün güç kazanmasını istemek müteradifti(aynı manaya gelen). İslam şeriatının eksiksiz uygulanmasını istemekle Batı Medeniyeti’ne karşı durma imkanı sağlayan bir siyasi çözümden uzaklaşmak, vazgeçmek de müteradiftir(aynı manaya gelir). Buradan kalkıp ulaşacağımız sonuca dikkat edilmelidir: “Türk, Türkçü, Müslüman, İslamcı” nitelendirmeleri hem kimin bunları ağzına aldığı ve hem de söyleyenin neyi kastettiği bilindiği taktirde bir anlam kazanabilmektedir. Üstelik bu nitelendirmelerin hangi gaye ile dile getirildikleri açıklığa kavuşmadıkça doğru anlaşılmasına imkan yoktur. O halde karşımıza çıkan “Türk, Türkçü, Müslüman, İslamcı” kelimelerine bir zaman ve mekan tayin etmemiz onların neyi ifade ettiklerini anlamamıza yetmez; Bir de bu kelimelerle neyin inşa edilmek istendiğini bilmeliyiz. Her çağda olduğu gibi günümüzde de hangi kelimelerin parlatılmasına özen ve hangi kelimelerin sönük kalmasına rıza gösterildiğine bakıp kimin ne gibi işler peşinde koştuğuna dair bir fikir edinme kolaylığına sahibiz. Geçerli kelimeler “metropolün” seçtikleriyse bunun bizi “metropole hizmet edenlerin” hoşlanacakları bir yere götürüşüne şaşmamak gerekir. Üzerinde yaşadığı toprakların gönenmesini(yıkanmasını), arasında yaşadığı insanların gönence(temizliğe) kavuşmasını dert edinen bir kişi metropolün kirletilmiş havasını solumaktan korunabilmek için derdi sebebiyle seçtiği kelimelerden bir atmosfer oluşturmak zorundadır. Ne var ki bu kelimelere “şartları ve niyetleri göz ardı ederek” anlam yükleme tutumuna kıskançlıkla bağlılık gösterilirse dayatmaları fark etme kolaylığının zorluğa dönüşmesine yol açılmış olur. Kalkış noktamız “Türk-İslam sentezi” denilen şeyin bir mugalata(yanıltıcı iddia) olduğudur.Çünkü Türk bizzat ve bizatihi sentezdir. Müslüman olma vasfını Türk olma vasfından ayırmak için hangi ölçünün kullanılabileceği belli değildir. Nitekim geçmişten bu güne Türklüğünü taşıyabilmiş kavimlerin sadece İslamiyet’i kabul eden kavimler olduğu diğerlerinin ya Finler, Estonyalılar, Macarlar, Bulgarlar gibi Türk karşıtı bir kimliği benimsedikleri veya rast geldikleri birçok kavmin içinde eriyip gittikleri genel kabul gören bir yaklaşımdır. Halen İsrail işgali altında bulunan Golan tepelerindeki Türkmen boylarının tamamen Araplaştıkları ve İç Asya’dan Doğu Anadolu’ya intikal edenlerin mühim bir kısmının da Kürtleştikleri göz önüne alınacak olursa Türklüğün ve Türkleşmenin kaynağını bir kandaşlık-soydaşlık meselesinde değil, benimsenen bir siyasi tutumda aramanın akliliğine ulaşmak zor olmayacaktır. Bu benimsenen siyasi tutum sadece bir inanç sistemi içinde yer almayı intac (netice, sonuç) etmiyor. “Türklük İslam’ın izzetini koruma sorumluluğunu hissetmekle başladı ve Türklüğün bu güne kadar gelişi sadece bu özelliği sebebiyledir.” İslam’dan soyutlanabilecek bir Türklüğü dile getirenler güttükleri siyaset itibariyle Türkler üzerinde iğdiş edici bir operasyon yapabilme şartlarını hazırlayanlardan başkaları değildir. Bu bağlamda Türklüğü Müslümanlıktan ayırmak Türk topraklarını yağmalamak isteyenlerin ürettikleri ideolojinin bir parçasıdır. Eğer ben geçmiş yıllarda söylediklerim arasında Türklüğü Müslümanlıktan ayrı tutan bir ifadeye yer vermişsem bunun sebebini Türklüğün Türkiye aleyhine kullanıldığı şartların içinde bulunmamda aramalıdır. Türklüğün imdadına Müslümanlık dışında kalan hiçbir yer, hiçbir şey erişemeyecektir. İslam’dan yalıtılmış bir Türklüğün ilk mahvedeceği unsur Türk’ten başkası değildir. Herkim “Ben Müslüman’ım; ama Türk değilim” diyorsa, o kimse çeşitli operasyonlar aracılığıyla Türkiye’nin emperyalizmin dişine uygun bir lokma haline getirilmesine onay vermiş bir kimsedir. Herkim “Ben Türküm; ama Müslüman değilim” diyorsa o kimse Türkiye’nin hem bir devlet, hem de bir millet olarak tarihsiz ve dolayısıyla talihsizliğinden duyduğu memnuniyeti ifade eden bir kimsedir. ( Cuma Mektuplarından – İ.Özel )
TÜRKLÜĞÜN ŞARTI BEŞTİR
Çağlardan beri, Adem aleyhisselamın dünyaya bırakılışından beri, işler olacağına varır. İşleri yapanların sahiciliği de, yalancılığı da süreç içinde kendini gösterir. Geçmiş ve şimdi karşılaştırması içinde sözünde durmamışlık görünüşü arz eden kimseler olduğunu fark etmişsek onların meğer hiç söz vermemiş kimseler olduklarını, sözünde durmayanların gerçekte söz vermeyecek derecede düşük kıratta yaratıklar olduğunu anlarız. Neden böyle olur? Çünkü bütün insanlar içine bırakıldıkları şartlardan husule gelmiştir. Belli şartlardan nasıl insanlar hasıl olduğu da o insanların verili şartları nasıl değerlendirdiğinden kolayca anlaşılabilir. Bakınız son Osmanlı paşalarının bina ettiği Cumhuriyet neyin niçin yapıldığına akıl erdirmekten aciz kimselerin elinde kaldı. Cumhuriyet banilerinin(inşa eden) yaşadıkları günlerin içinde yaşanacak olağan ve olağanüstü günler saklı idi. Dün-Bugün-Yarın caddesinde birçok çizgi var. Çizgilerden hangisinin baskın çıktığı veya çıkacağı bir sahiplenme meselesi. Hangi çizgi güçlüce sahiplenilirse diğerleri sönük kalıyor. Son on yılda milletin millet olma vasfı hiçe sayıldığı ve dolayısıyla devletin sorgulana-bilme imkanı sıfıra indirgendiği için toplum hayatımızda acilen ve şiddetli bir kimlik yoklamasına gerek doğdu. Kimlik yoklaması gerekli olduğu derecede korkutucu. Korkunun ecele faydası yok. “Türkiye Türklerindir” şiarı yürürlükte kalsın isteniyorsa “Türklerin” kimler olduğu sorgulanmalıdır. Bu ülkede bitkiler ve hayvanlardan ötede insanların da bulunduğu kanıtlanacaksa bunun bir “dün-bugün-yarın” hesaplaşması geçirmeden yapılması imkansızdır. İnsan topluluklarının millet vasfı kazanmış olmaları onların bir tür bitki yığını durumu arz etmekten, cins bir hayvan sürüsü özelliği taşımaktan kurtulduklarının işaretini verişlerinden başka bir şey değildir. Türkiye’nin bugünkü yetkili ve etkili eşhası kendilerine neler olduğunu, başlarına neler geldiğini soracak kuvvetten mahrumdur. Onlardaki bu mahrumiyet Türk topraklarında gözü olanların işini kolaylaştırıyor. İnsanları (her birimiz o insanların içindeyiz) “flora ve fauna”(bitki örtüsü ve hayvanat) muamelesine tabi tutmak isteyenleri böyle bir niyet beslediklerine pişman etmek lazım. Biz Türkler Türkiye’nin bitki örtüsü değiliz. Biz Türkler ne Türkiye de hayatını sürdürmek mecburiyeti altında bırakılmış av hayvanlarıyız, ne de Türkiye’nin ağıllarını doldurmak ve vakti gelince sağılmak üzere burada bulunuyoruz. Bizim burada bulunuşumuz Türkiye’nin düşmanlarına düşmanlık göstermekle bir anlam kazanıyor. Türklüğün taşıdığı anlamı örtmek isteyenler kendi paçalarını kurtarabilmek için yabancılardan yardım bekliyor. Beynelmilel standartların herkes için kurtarıcı olacağı telkin ediliyor. İşte sırf bu yüzden bir aksilik çıkarmak gerekiyor. Bu yüzden ben düşmanlarımın ve düşmanlarımızın işini elimden geldiği kadar zorlaştırayım diye “başıma ne işler geliyor” sorusunu soruyorum. Bu soruyu, hangi yaşta olursanız olun, siz de sorun. Bu sorunun benim için henüz vakti gelmedi veya bu soruyu kendim için sormanın vakti çoktan geçti demeyin. Allah’u Teala’nın sizi hangi şartlar altında bıraktığına titizlikle vakıf olmak zorundasınız. Çünkü kulluğunuzu yerine getirmek istiyorsanız ancak o şartlar muvacehesinde yerine getirebileceksiniz. İnsan ömrü ya nimete şükran veya nimete küfran(nankörlük) ile geçer. Yarın size ve hepimize “verdiklerimle ne yaptın” sorusu sorulacak. Türk halkının “şark kurnazı” uyruk vasfını terk edip sorumlu yurttaşlar haline gelmesinin en geniş, en ferah yolu İslamiyet’in toplum hayatını düzenleyen eksen olduğu gerçeğinin toplumun karar mercilerinin ikrarıyla açılabilirdi. 1973 ile 1993 yılları süresince Türkiye’de bu yolun açılabileceği izlenimi uyandırıldı. Türkiye’de sosyalizmi işlemez hale getirmek için züppeliği devreye sokmak yeterli olmuştu. Türkiye’de İslamiyet’i işlemez hale getirmek için Türkiye’deki hakim zümrelerin küçümsediği bir kesim insanın “ma-sivaya”(Allah’tan başka her şey) olan tapınmalarını harekete geçirmek yetti de arttı bile. Türk halkında bir miktar sosyalizm beklentisi uyanmışsa, onu heba etmenin önemi büyük değildi. Sosyalizmi benimsemiş bir Türkiye modernleşme tasarımında eriştiği başarıyla tatmin olmanın ötesine geçemezdi. Oysa Türkiye’de uç veren “İslam uyanışının” boşa çıkarılması dünyanın büyük güç odakları hesabına çok önemliydi. Çünkü Türkiye’deki İslam uyanışıyla birlikte dünya tarihinin akış istikametine doğrudan etki edebilecek ihtimallerin cesamete kavuşacak gücü kazanabilecekleri ayan beyan ortadaydı. Türkiye’de İslamiyet’in işlemez hale getirilmesiyle bir yandan Batı Medeniyeti’nin nüfuz alanları siygaya çekilmekten kurtuldu; bir taraftan da İslamiyet’in Grek-o-Romen, İbrani-Hıristiyan modernleşme karşısında bir model geliştirme fırsatından imtina edilmiş oldu. Durum bütün insanlığı Türklüğün tarihi yüküne talip insanların belirip belirmeyeceği noktasına sürükledi. Bu noktadır ki; Globalleşme karşıtlarından Arjantin’deki dolar mağdurlarına, Afganistan’ı medeniyete eklemlemek isteyenlerden Filistin’deki intihar eylemlerine yorum getirmekten aciz olanlara kadar herkesi Türk olmanın dünya karşısında hangi tavrı benimsemeye denk düştüğü konusunda sarih bilgiler edinme zarureti karşısında bırakıyor. Dünyanın karanlık işleri sarih bilgilerden uzak durulduğu nispette sürat kazanıyor. Dünya karanlık. Dünya zahmetli. Türkiye yasaklı. Türkiye rahatsız. Benim dilimin altındaki baklayı çıkardığım günden itibaren “Türklük eşittir Müslümanlık” şeklinde takdim ettiğim reçete süreç içinde başlıca iki zümrenin rahatsızlık çekmesine sebep oldu: 1) Türkiye’deki Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez, Arnavut ve sair kavimlerin milliyetçileri benim sunuşumu hareket serbestileri karşısında uygulanan bir engellemeyle eş tuttular. 2) Geçimini kozmopolit kültürün Türkiye’ye olan hakimiyeti yoluyla sağlayanlar ise değirmenlerini döndüren suyun nereden geldiğinin sorulacağından korktular. Menşei sorulduktan sonra o suyun geldiği yolun tıkanması işten bile değildi. Güvencelerini “gayri-Müslim” ve “gayri-Türk” odakların sözünü tutmada bulan her iki kesime mensup kişiler “Türklüğün Müslümanlık”, “Müslümanlığın Türklük” olarak benimsenmesi halinde Türkiye’de bazı taşların yerlerinden oynayacağını biliyor. Ya o taşların yeni yeri, yahut o taşların eski yerlerinde bıraktıkları boşluk yüzünden zarara uğrayacakları kesindir. Zihnimizde açıklığa kavuşturmamız gereken ilk mesele “Türklük eşittir Müslümanlık” reçetesinin bir hegemonya tesisine alet olup olmadığı veya müesses hegemonyaya destek olup olmadığıdır. Reçetenin insan ilişkileri terazisindeki hegemonya kefesine az da olsa bir miktar ağırlık eklediği vaki ise onu derhal, hiç tereddüt etmeden çöpe atalım; ama eğer bu reçeteyi ret yolunda çaba harcayanların reçete aracılığıyla kazanılacağında katiyet bulunan özgürlük aleyhine faaliyet gösterdikleri fark edilebilirse o zaman “Türklük ayrı Müslümanlık ayrı / Türklük başka Müslümanlık başka” diyen herkesi çöpe atmamız vacip olacak. Türklük meselesi insanlık tarihini dolaysız olarak ve münhasıran modernlik tarihini bire bir ilgilendiriyor.Türkler günde beş vakit Namaz kılarak dehrin(alemin) çekip çevrilmesinde kendi yerlerine rıza gösterdiklerini belli ediyorlar. Türkler Ramazan ayı boyunca oruç tutarak kainata Yaratıcısı tarafından verilmiş nizama müdahale etmeye yeltenenlerin yersizliklerine şahadet ediyorlar. Türkler her şeyin Kelime-i Tevhid ile başladığını, Kelime-i Tevhidin her şeyi tamamladığını biliyorlar. Türkler Hac farizasının merkezden muhite yayılmaktaki faydayla mukayyet olduğu anlayışına bağlıdır. Türkler Zekatla arındırılmamış kazancın servet kabul edilemeyeceği görüşündeler. Sözü uzatmanın ne yararı var? KİMSE TÜRKLÜĞÜN ŞARTLARINI YERİNE GETİRMEDEN TÜRKLÜK DAVASI GÜTMÜYOR ZATEN. ( Cuma Mektuplarından – İ. Özel )
3 Mayıs 2008 Cumartesi
DOSTLUKTA GÖZETİLEN MENFAAT DOSTLUĞUN ÜRETTİĞİ MENFAATTİR. "Gaze-i attar ile gelmez acuze intizam. Asrımızda sıdk u gayret ehli bulmaz ihtiram"
Şimdiye kadar ne yazdıysam bunu bir dostluk bağı kurabilmek için bir ip fırlatmak anlamında yaptım. Yani benim fikirlerim benim fikirlerim olmaktan çıkmalıydı. Düşüncede “dost oluşun” yerini tutabilecek diğer bir insan başarısı yoktur. Bilim, felsefe, sanat alanında üstünlük en sarih(açık) anlaşmanın sağlanmasıyla varılan üstünlüktür. En sarih anlaşma dostlar arasındaki anlaşmadır. Dostluğun olduğu yerde tahakküm olmaz. Dostlar birbirine yük olmaz. Dostlar arasındaki ilişki serf-senyör(köle-efendi) ilişkisi değildir, işçi-patron ilişkisi değildir. Dostluk için en az iki yetişkin, özgür, bağımsız şahsiyet gereklidir. Dostluk tarafların dostluktan başka şeye ihtiyaç duymadıkları şartlarda doğar. Bu demektir ki modern çağın “sözleşmeye dayalı” insan ilişkileriyle “dostluk” birbirine taban tabana zıttır. Dostlukta gözetilen menfaat dostluğun ürettiği menfaattir. Sadece biri diğerini gözden çıkarmayanlar dosttur. İhtiyaten dost olunmaz. Muvakkaten dost olunmaz. İdareten dost olunmaz. Benim fikirlerim veya bir başkasının fikirleri dostluk tesisine yaramadıysa hiçbir şeye yaramıyor demektir. Dostluk bağları ihdas etmediği halde yaygınlaşan ve etki uyandıran fikirler kendilerinde mündemiç(saklı olan) bir zararı zaman ilerledikçe enine boyuna çoğaltır. Yani insanlar dostluk getirmeyen fikirleri yürürlüğe koydukça kendilerine dokunmayan zehirli yılanın bin yıl yaşaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaya başlamışlardır. Dostluk gücü sağlamayan fikirlerin taşıdıkları değer bakımından birbirlerine üstünlük taslamalarına ne gerek, ne de imkan vardır. Fikirler dostluk dinamosu gibi olmadıkları taktirde insanların insanlara tahakküm ettikleri bir yapıyı sağlamlaştıran ve o yapı ile birlikte sertleşen çimento gibidirler. Dünyada heybetli duruşunu insanların insanlara tahakkümüne borçlu bir yapı var. Medeniyetler medeniyetlere, kültürler kültürlere, devletler devletlere, milletler milletlere, şirketler şirketlere, ordular ordulara, cinsiyetler cinsiyetlere, aileler ailelere, aile fertleri aile fertlerine tahakküm ediyor. “Benim bütün fikirlerim insanların insanlar üzerinde gerçekleştirdikleri tahakkümün ancak insanların insanlarla kurdukları dostluk aracılığıyla ortadan kalkacağına matuftur.” Son aylarda “dostluklara can katma” arzusuyla içine girdiğim faaliyet fiyaskoyla son buldu. Ömrümün bir çok evresinde olduğu gibi yapılmasını doğru bulduğum şeyi denediğim için çok memnunum. Hiç olmazsa sesimin hangi kulaklara ulaşamadığı konusunda daha çok bilgiye sahibim. Fikirlerimle karşılaştıkları zaman canı sıkılanlar sıkılacak kadar canları kaldığı bilincine ermiş oldular. Peki, “nerede dostluk?”İşte o, civarda görünmüyor. Fiyasko dediğimiz budur zaten. Fikirler serdedildiği zaman rakik(ince hisli, nazik, narin) olan her şeye darbe indirilmiş olmayacaktı. Fikirler her şeyi eskisinden daha rakik kılmalı değil miydi? Bu kabalık üzerine yeni bir kabalık eklemeye niyetim yok. Fikirlerimin müdafaası için kıyasıya bir mücadeleye atılmayacağım. Fikirlerimin galebe çalması uğruna bir kavgaya girmeyeceğim. Fikirlerim uğruna ölmeyi istemeyeceğim. Herkesin karşımda esnediği, gerindiği veya mücevherlerini şıngırdattığı bir sırada benim fikirlerim uğruna ölmem herhalde çok gülünç olurdu. Olmaz mıydı diyorsunuz? Diyelim ki ben fikirlerim adına bir kavgaya tutuştum... Vuruşmam kimlerle olacaktı? Hangi fikir sahiplerini alt etmeyi deneyecektim? Yaşadığımız kültür hercümerci sebebiyle Türkiye’nin düşünce çevresine giren unsurlar iki öbekte toplanabilecek özelliktedir. Öbeklerden birinde; Avrupa fikriyatıyla kallavi olmuş temsilcilerin Türkiye’deki bayiliğini yapanlar vardır. Bunlar fikirler dünyasının konfeksiyoncularıdır. İkinci öbeği; Avrupa fikriyatının Türkiye için hazırladığı programda rol kapmak isteyenler teşkil eder. Bunlar fikirler dünyasının taşeronlarıdır. Eğer ben fikirlerimin müdafaasıyla meşgul olursam konfeksiyoncu ve taşeronlara muhatap olmaktan başka çarem yok. Karşıma ne usta bir terzinin, ne de işini bilen bir mimarın çıkma ihtimali var. Fikirlerimi bayraklaştırarak illa dediğim dedik, çaldığım düdük siyasetine saplanacak olursam yaptığım hatalı bir çıkışın sonucu olarak hayatıma düşmanlarımın hizmetçiliğini üstlenmiş bir yamağın son vermesi işten bile değil. Uğruna ölünecek şeyler hayatımızı borçlu olduğumuz şeylerdir. Hayatımı fikirlerime borçlu değilim. Belki bazı insan ilişkileri hayatımı borçlu olduğum şeyler arasında sayılabilir. Rabıtası (bağlantısı) olmayana insan diyemeyiz. İnsanlarla kurduğumuz ilişkilerin hangileri dostluğun kapısını aralayacaktır? Fikirler bunu iskandil (esasını, saklı tarafını araştırmak) etmemiz için en elverişli şeylerdir. Fikirlerimin müdafaası için ilave bir gayret içinde olmayı geride bıraktım; Ama bu, fikirlerimi serdetmekten vazgeçtim veya fikirlerimin alanını daraltacak bir geri adım attım anlamı taşımıyor. “Bundan böyle sadece aramızda gönül bağı olmasını güzel bulanlarla fikir teatisi yapabilecek bir ortamı kollayacağım.” Sadece azarlanmaya müstahak olanlar da bizi seyredebilir. Bunu hoşgörüyle karşılıyorum. ( Cuma Mektuplarından – İ. Özel )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

