7 Kasım 2015 Cumartesi

"MÜNAFIKUN'A BİTİMSİZ TAZİR"


islimde, kavalı kavalalı
mest mesai tırpanı
panikle, kancık suç kıran
pinekle, kıl testere
tetikle, tefrika müteferrika
töre Türklük kabızı
alamet-i farıka;
sırtında nifaki hırka..
seğirt bre it, kirmani
masiyet kaline mani
hayali dakik mezellet
ahvali kült hıyanet
aldanmakla, aldatmakla müftehir
marpuşcular yok(ol)uşu tehir
belaya amok koşusu;
mezattan hınzır kokuşmuşu..
sağ malcılar kodesi
vasisi fıttırık irşad
şadan ola silivri
tüh ki, kakalayi tokai
kaptın kaptırık, keten pire
yüz pare topi "top" atışı
lüppedenek, taka da tu ka ka firari
"hüplet gümlet pir-i zani!."

(Yaşar Ali-24 Muharrem 1437-Cuma(6/11/2015) -MEDİNE-İ MÜNEVVERE-

4 Kasım 2015 Çarşamba

"Eşeği Saldım Çayıra"


Eşeği saldım çayıra
Otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayra
Yoranın da avradını.

Münkir münafığın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını.

Derince kazın kuyusun
İnim inim inilesin
Kefen dikmeye iğnesin
Verenin de avradını.

Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Hizmetini bitirenin
İmamın da avradını.

Müfsidin bir de gammazın
Malı vardır da yemezin
İkisin meyyit namazın
Kılanın da avradını.

Kazak Abdal nutk eyledi
Cümle halkı dahl eyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da avradını -eşekler kovalasın-

2 Kasım 2015 Pazartesi

"NE BOP'UMUŞ BEA!"

Hikaye bu ya askerlik günlerinden bir gün, komutan nöbetçi eratı def-i hacet yapar iken yakalamış. Tüfengini koyduğu yerden alıp mermiyi ağza vermiş ve emretmiş; "şimdi o yaptığını ye bakayım!" eratın yalvarması, itirazı komutanı inadından geri çevirememiş ve mecburen Bop'un birazını afiyetle! yeyivermiş. Erat tüfengini teslim alınca aynen komutana doğrultmuş ve "bu sefer de sen kalanını süpürüver bakayım" diye kösüklemiş. Komutan bakmış ki durum ciddi, eleman kararlı kalan Bop'u da avuç avuç bi-güzel! mideye indirmiş. Sonra da yedikleri "Bop"dan kimseye söz etmemek üzre anlaşmışlar. Gel zaman, git zaman sivil hayatta hasbelkader karşılaşınca, "ne Bop'udu bea!" deyip birbirlerine nisbet ederler imiş!!.

ALLAH(AZİM EŞ-ŞAN)'IN "HAYYUN LA-YEMUT" ve "HUVERREZZAKU ZÜL KUVVET EL-METİN" OLDUĞUNU İNKAR İLE "MÜRTED OLMUŞ(DİNDEN ÇIKMİŞ)" BOP SARAYDA Kİ ÖLÜMLÜ DECCALA "MUTLAK RIZKI VEREN" OLARAK İMAN-EDEN, TAPINAN A KE PE KA-KA'CI TAİFEYİ KÜFRE BODOSLAMA DALMAKLA İTHAM EDİYORUM. HER ŞEY Bİ TARAFA DA BU SON KERTE(1.KASIM) DE "KIP-KIZIL KAFİR OLMUŞLARDIR." 

İLA NİHAYE; BOP SARAYDAKİ -ÖLÜMLÜ, KAN DERYASINA BATMIŞ-"KIZIL MÜNAFIK" KUYRUĞU TİTRETTİĞİN DE "KEPÇE-KEPÇE, KAZAN-KAZAN GÖTÜRDÜKLERİ BOP'U" SAĞDA-SOLDA BİRBİRLERİNE "NE BOP'UDU BEA!" DEYU NİSBET EDİVERİRLER GARİ!.

(2.Kasım.2015-Pazartesi - MEDİNE-İ MÜNEVVERE)

1 Kasım 2015 Pazar

O HALDE;


-Sözüm ona -hepsi namert- lakin, sen -hususan- "b.k-sarayın namert gavurunu" sevindir!.

-Saltanatı uğruna -mukaddesatını satan- amentüsü yalan, ahlakı yılan "rüşvetçi-mel'unu" sevindir.

-İktidarının devamı için -tehdit, şantaj ve parayla- s.k. s.k., söke söke oy devşire-bilen "nemrud-firavunu" sevindir!.

-Vatanımı, mülkümü, Türk askerimi -açık toplumcu- siyonist bankerlere peşkeş çeken "soros-pu çocuğunu" sevindir!.

-Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela misali -kendi gibi- sapık canileri Müslümanların başına bela eden -ameri k alman s.k.rtmesi- "kulam-parayı" sevindir!.

-İnsanlık düşmanı, Türk Milleti düşmanı, İman sahiplerinin en amansız düşmanı, -nefsine Allah'ın sıfatlarını yakıştıran yandaşı vekili taltif eden- "şerir-müşriği" sevindir!.

-Allah(Azim eş-Şan)'ın Türk Milletine tahsis ettiği, "DAR EL-İSLAM KILDIĞI TOPRAKLARDA" ilahlık taslayan, böbürlenen, bozguncu-bölücü; "İSLAM DECCALI, SÜFYANİ-İBLİSİ" sevindir!..

(Türkiye de 1.Kasım.2015 Pazar-gavurlar azar-) MEDİNE-İ MÜNEVVERE- Saat:17:00

23 Ekim 2015 Cuma

"RACİH GÖRÜŞ"

Kasafet kesbediyor mesafe

Şuuru kafesledi kafese

Vukuundan beter şayıat-ı garibe

Racih görüş, mahirane şayan-ı hatime;

"Vettehazallahu -Millete- İbrahime Halila"
(Allah, İbrahim'i-Milletini- Kendine dost edindi)

Racih: daha üstün.

11 Ekim 2015 Pazar

"MEDİNE'YE KARA TREN!"


Vatanım evsatın da 
şavk-ı ölüm, göz yaşı.
Gözeneklerine kadar kan
musalla taşı.
Tam dokuz yaşında masumun
nazenin naşı.
Bu meraret, bu acı
kahreder arz ile arşı,
taşı eritir taşı. 
Katlanmak ki istiap
göz önüne getir haşrı
kimin halet-i harcı?

Ankara da gardan kalktı
kara tren.
İmansız da dinsiz de
fren patladı fren.
Saray piçi nemrudi,
ey deccal, ey süfyani
ve ey pimpirik vampir;
o tek gözüyle şaşı bakıyor şaşı.
Soysuz, sırnaşık yamyam'dan
insaniyete eşşek traşı!.

Vahşette sınır tanımaz yeti
kanlandı kanlanalı biti,
kucak kucağa verdi;
çomarı, sırtlanı, iti.
Karara karara kanlar kusasıca
marazlı, AİDS'li luti!.

Medine tren istasyonun da
kara tren gözlüyorum.
Vatanım, han'ım, hanuman'ım viran
ölümü özlüyorum.
Vicdanım yangın yeri,
ızdıraba maruz
arizi muarizem.
Hayatı közlüyorum!.

Kara tren gara varmış,
ihbarı Pirim'den maruf
haberliyem.
Vagon vagon kan ve ceset
müzminem, makberliyem.
Maruzatım, özrüm var ya Rabb;
bu mücrim-i fani başımla
nasıl edem, nere gidem, ne edem?.

Yaşar Ali - 27.Zil'hicce.1436 Pazar -Medine Tren Garı-

7 Eylül 2015 Pazartesi

Türk Çocuğu, Bu "AMERİKANCIĞI MEL'UNLARI" İyi Tanı!.



Bunlar; Türk milletine gadr eden, ihanet eden ve yemek yediği sofraya -küfran-ı nimet ile- pisleyen kavmiyetçi kancıklar'dır. Mertlik-yiğitlik gibi hususiyetler benliklerinde -zerre miskal- mevcut olmayan namertlerdir.
Bunlar; Allah'a değil beylerine, sultanlarına, fivunlarına, nemrurlarına, karunlarına, hamanlarına ve bel'amlarına tapınan, secde eden küfr-kuduzlarıdır.
Bunlar; Türk vatanını, Türk milletini kahr etmeye-tard etmeye and içmiş, dünyevi küfr egemenleri ile işbirliğinden imtina etmeyen ırkçı-domuzlardır.
Bunlar; Allah ve Rasulünün tamamlanmış, İnsanlık için razı olunmuş İslam Dininden memnun olmayan, bunu içlerine sindiremeyen imansız-sapıklardır.
Bunlar; Gelin Allah, Rasulü ve Mü'minler ıslahınız için dua etsin denildiğinde iblis misali "EBA VESTEKBERA VE KANE MİNEL KAFİRİN(Kaçındı, geri durdu sonra da kafirlerden oldu)" deyu Kitab-ı Mübin de vasfedilen lanetli şeytanlardır.
Ves-Selam..
    

28 Ağustos 2015 Cuma

-HASSATEN-BU SEÇİMLERİ(7.Haziran - 1.Kasım.2015) TANIMIYORUZ, YOK SAYIYORUZ. TÜRK MİLLETİNİ KENDİNE HAS DÜZENİ "TAHKİM ETMEYE-TEVHİD ETMEYE" MECBUR VE MAHKUM ADDEDİYORUZ;

Türk milleti iradesini ve insiyatifini "alçakça-arsızca" hedef alan bu taarruzu bertaraf edip, imha etmek zorundadır. Bu tavır az da olsa "İman sahibi" olarak huzur-u İlahiye varmanın asgari şartı olsa gerektir. Tehdit ve şantajlara boyun eğip, içine düşürüldüğü "karsambayı" kabule yeltenmek dahi -bu merhaleden sonra- şirk ve sapıklıktır. Türklüğümüz hakikatine zerre miskal vakıf olan bir şahsın artık bu "küfr istidadından" döneceğine, sarf-ı nazar edeceğine inanmak istiyoruz. Bu mesele çoktandır "KESKİN BİR HESAPLAŞMA SÜRECİNE" girmiştir. Bundan dönüş -kaçsan da kurtuluş- mümkün değildir. İman sahiplerinin Bedr de, Uhud da, Ahzab da, Çanakkale de ve Sakarya da verdiği cansiperane mücadelenin "maksadının-manasının" hangi hedefe matuf olduğunu takdir edecek-ihya edecek bir "Rabbani hareket"in gölgesi üzerimize düşmüştür. Bu manaya sirayet edemeyen bir bünyenin "DEHŞETLİ BİR HELAKA" müncer olması mukadderdir.
Ves-Selam..
(13.Zilkade.1436-Cuma - Medine-i Münevvere)

19 Ağustos 2015 Çarşamba

AZİZ İKEN ZELİL OLMUŞ TÜRK MİLLETİ;

VARLIĞINA KAST EDEN BU İBLİS SIÇMIĞI "İMANSIZ-ALLAHSIZ-KİTAPSIZA" DAHA NE KADAR TAHAMMÜL EDECEKSİN?
BU LANETLİ MEL'UNUN ALLAH-PEYGAMBER VE İMAN SAHİPLERİNİN(TÜRKLERİN) "EN AZILI-KUDURMUŞ" DÜŞMANI OLDUĞUNA DAHA NE KADAR "İSPAT-DELİL" İSTİYORSUN?
TÜRK MİLLETİNİN "CANINA-MALINA-IRZINA" TASALLUT EDEN-ETTİREN BU KAFİR KERE KAFİRİN KÜFRÜNÜ-TAHRİBATINI HALA MI SİNEYE ÇEKECEKSİN?

TÜM KUTSALIMIZI MAHV ETMEYE AZM'U-CEZM'U-KASD ETMİŞ, ADETA KAHR ETMEYE AND İÇMİŞ, BU KAHR OLASI-KATL OLASI "SAPIK-MÜNAFIĞA" KARŞI -KILINI DAHİ KIPIRDATMAYIP- HALA MI BİR MUKABELE DE BULUNMAYACAK, HAREKETE GEÇMEYECEKSİN?
VATANIN-MİLLETİN-AHLAKIN-ADALETİN-KURUMLARIN-EMVALİN PEŞKEŞ ÇEKİLİP, MURDAR EDİLİRKEN HALA MI "GAFLET-DALALET VE HIYANET" UYKUSUNDAN UYANMAYACAKSIN?
BUNUN HESABINI, ALLAH'A VE O'NUN İMAN SAHİBİ MÜ'MİN KULLARINA NASSIL VE NE YÜZLE, "HANGİ VİCDANLA!" VERECEKSİN?
(19.08.2015 - Medine-i Münevvere)

17 Ağustos 2015 Pazartesi

"GARDAŞ(GARA-DAŞLARA) NAZİRE!."


iki gardaşım vardır biri giz, biri oğlan;
garısın da gavurluk ışık-hızı
yahudi tezgahtarı gızı,
çan-kalenin imansızı-mızmızı,
süzme sui-zan..

gocası gavmiyetçi hırto
falan-feşmekan
hamiyetsiz kürdopat-psikopat,
insaf-izan hırsızı,
dilinde yalan-dolan..

nezdiniz de hak getire,
haysiyet, hususiyet
medar-ı iftiharınız mı,
sapık-ciğersize kurbiyyet?

bakarım da ağbinize kabil idi
tas tamam, kibirle-uluhiyet!.
gardaşım, gız-gardaşım;
feryadımı, figanımı duyarsan,
vicdanında domurlanır mı sızı?

gardaşım; büyücü gavur-gızı,
eşek dili yedirip,
gömdü mü
kara-kaşın ortasına cımbızı?

bizi hımbıl belledi
kıro-kırmanço hayırsızı
vel-hasıl, ahir durumlar varsıl!
gardaşlığı, karındaşlığı ihyaya
kafi geldi mi fasıl?

hasılamız ifrad, hülasamız tefrid
nadimiyet semtinize sızmaz mı, uğramaz mı?
kasıla kasıla ne eylersiniz,
hüsn-ü niyetiniz nasıl?

(Yaşar Ali -16.Ağustos.2015 Pazar- Medine-i Münevvere)

13 Ağustos 2015 Perşembe

VATAN; "BAŞINI SECDEYE KOYDUĞUN YERDE HÜR VE MÜSTAKİL OLMAKTIR."


Ömrümü "Vatan-millet-Sakarya" diyerek, bazılarının müstehzi tebessümleri arasında geçirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. (Bazıları "bıraktığımız yerde otluyorsun" diyebilir. Canları sağolsun). Bu yazıyı bir ömrü uğruna tükettiğim "vatan" ne imiş acaba sorusuna cevap olur diye yazıyorum. Vatan elbette belirli anlaşmalar çerçevesinde çizilen sınırlar içinde kalan toprak parçasından ibaret değil. Bu sınırlar resmiyet ifade eder, tarih içinde çeşitli sebeplerle değişir. Ama mesela Kızılırmak değişmez (İklimler değişiyor evladım, o da değişir diyenler olacak. Olsun bekleriz biz. Sabırlıyız.) Vatan efsaneler, masallar, destanlardır. (İşte bir yerinden başladım). Nene Hatun, Deli Dumrul, Köroğlu''dur. Vatan coğrafyadır. (Bunu kavramak zor) Yani Ağrı Dağı, Toroslar, Ilgaz, Seyhan, Van Gölü, Tortum Şelalesi, Anzer Yaylası, Göcek, Tosya, Ermenek, Çukurova, İstanbul Boğazı, Uludağ, Palandöken say babam say; yayladır-ormandır-ovadır-çaydır-pınardır. Bir ucu Vardar Ovası''nda, bir ucu Halep Çarşısı''ndadır. Vatan Dadaş''tır, Gaggoş''tur, Efe''dir; yiğitlik vurmakla-ağalık vermekledir. Vatan Mevlittir, Itrî''nin Tekbiri''dir, Ezan''dır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür. Bir ucu Yemen''de bir ucu Estergon''dadır. Vatan Kur''an''dır, namazdır, Cuma''dır, secdedir, duadır. Vatan sürülen topraktır, taze topraktan çıkan buğudur. Tıpkı fırından çıkan Vakfıkebir ekmeğinin buğusu gibidir. Vatan Diyarbakır karpuzu, otlu peynir, Pervari balı, Antep baklavası, Tatar böreği, Selanik gevreği, Arapaşı, Çerkez Tavuğu, Babukko''dur. Vatan kültür değildir, sadece dil, sadece müzik, sadece halk oyunu, sadece din, sadece bayrak, sadece sadaka taşı, sadece vergi, sadece milli gelir değildir. Vatan kişinin karnının doyduğu yer de olabilir, gözyaşının aktığı yer de. Bu sebeple Çanakkale Şehitleri, Sarıkamış, Sakarya, Mohaç, Niğbolu, İstanbul''un fethi, İstiklal Savaşı ve İstiklal Marşı vatandır. Vatanın tapusu şehitlerin mezar taşlarıdır. Vatan sevmektir, benimsemektir, önemsemektir. Vatan mevcudun mânasıdır. Vatan ecdadın mirasıdır. Vatan nutuk değil vasiyettir. Hem vasiyet hem nasihattır. Vatan verilmiş sözdür. Söz namustur. Namusun ne olduğunu namussuzlardan başka herkes bilir. Vatan Yunus''tur. Yunus Emre''dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlaktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır. Vatan Selimiye''dir, Hacı Ârif Bey''dir, Mevlana''dır. Vatan "bana ne" diyemeyeceğiniz bir şeydir. Vatan bu dünyada âhıret için çalışılacak bir imtihan mekanıdır. Vatan kitaplar, kütüphaneler, âlimler, şeyhler, tekkeler, üniversiteler, taş-toprak-ağaç-kuş ve uçsuz bucaksız bozkırdır. Bozkırda esen rüzgârdır. Kangal iti, sürü, çoban ve kavaldır. Vatan Nemrut''ta batan güneş, İshakpaşa Sarayı''na dolan gün ışığıdır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş''tır. Vatan davul-zurnadır. Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir. Vatan sadece kültür, sadece inanç, sadece hatıra, sadece ortak çıkar, sadece ülkü birliği falan değildir. Vatan kandır. Gözün bebeğidir. Ayaktaki ferdir. Vatan genetik, botanik, fizik, kimya vb. gibidir. Ancak ölçüye tartıya gelmediği için sadece bunlarla belirlenemez. Vatan aynı anda hem maddî hem manevî bir varlıktır. Akıl ile kavraması zor, kalp ile sevilmesi kolaydır. Başını secdeye koyduğun yerde hür ve müstakil olmaktır. Namazda makam, mevki, dil, ırk tanımaksızın aynı kıbleye yönelmektir. Vatan kardeşlik, vatan barıştır. Vatana kastedene karşı kelle koltukta savaşmaktır. Vatan namusu kadar; suyunu-toprağını-kurdunu-kuşunu-börtü böceğini kem gözlerden sakınmaktır. Vatan ne kalkınmaya feda edilir ne ilerlemeye; ne falan ideolojiye ne stratejik ortaklığa. Vatan sevgilidir. Aslı''dır, Kerem''dir, Leyla ile Mecnun''dur. Vatanın fertleri bir tarağın dişleri gibidir. Vatan hemşehrilik, vatan komşuluk, vatan başını omzuna koyup ağlayacağın bir arkadaş, askerlik, vatan futbolculuk, doktorluk, hemşirelik, mühendisliktir. Vatan kuş uçmaz-kervan geçmez köylerde dil bilmez çocuklara öğretmenliktir. Vatanı şairler şiire, bestekârlar musikiye, âlimler yazıya, ressamlar resme, fotoğrafçılar fotoğrafa nakşetmek ister. Vatan bunlara sığmaz. "Vatan ancak vatan için atan bir kalbe sığar." Yahu Mustafa Kutlu o kadar deştin o kadar karıştırdın, o kadar gevezelik ettin ki, vatanı çorbaya çevirdin yani. Hay ağzına sağlık. Vatan zaten hastaya götürülen bir tas çorbadır. Vatanın hamasete ihtiyacı yoktur. Bunu ancak vatandan ayrılanlar anlar. Vatandan gayrısı gurbettir. Gurbette duyulan hasrettir. Bir tas çorbaya duyulan hasret. Daha derine dalarsak vatan dahi bu dünya gibi bir gölgeliktir. O gölgelikte Cenab-ı Hakk''ın emri uyarınca bir nebze dinlenmektir. Sonrası ebedî âlem. Ebedî âleme imanımız tamdır. Lakin mahiyeti meçhulümüzdür. Yukarıdan beri sayageldiklerimizi sevmek milliyetçilik; onları muhafaza etmek muhafazakarlıktır. Bu iki kavram vatandan ayrılmaz. Sözlerimize burun kıvıranlara "bunlar eskimiş şeyler" diyenlere ancak şunu söyleyebilirim: "Eskilerden kaç kişi kaldı". Yahya Kemal ile bitirelim: 

"Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırabı zor."

(Mustafa Kutlu - 19.01.2011 - Y. Şafak)

18 Eylül 2013 Çarşamba

"Gavurluğun alfabesi, TÜRKLÜĞÜMÜZ ELİF-BA'SI;"


1.
İyalim de emmi hasreti, onulmaz kahır
Emmi-deyse, gavurluk hayli bakir!
Çan-kale de çanak yalama taksir
Türklüğün, Farukluğun heder etti zemheri;
Hüzne gark olmuşuz, arşı tutsun kederi!..

2.
Sosyete yanaşması, moderen birey
Kaptı kacı, antin-kuntinlerdedir hey!
Ne içtin ki tiki kız, arak mı-yoksa mey?
Nida merkez kavaşesi, noel yortusu;
Akrabaya sırt çevirmek, gavur tortusu!..

3.
Bu hal nedir hoca abıla?
Ayıbı kapamaz ki, türban-tabla!
Demiş idik, şiirden-şuur tavla!
Hısımlığı tard eyledin, gavurluktur badiren;
Teyzenin gönlü kırık, sessiz feryad nadiren!..

18 Mart 2013 Pazartesi

El-Hakk ki Sıfatımız; "ŞEHİD ÇOCUKLUĞUDUR" , O Halde Vatanım da; "Türk Değilim Diyenler" Kimin Çocuğu?

(Abdullah ibn-i Ömer-Raziyallah'u Anh-'ın Kabr-i Şerifi; ŞÜHEDA-MEKKE)

"SEN ŞEHİD OĞLUSUN, İNCİTME, YAZIKTIR ATANI;
  VERME, DÜNYALARI ALSAN DA BU CENNET VATANI"

(Şair-i Türki-İslami; Muhammed Akif -Rhm.-)


Kari-i hasen imiş bil-Mushaf
Vasf-ı mümeyyizi adüv'den havf
Muhannat Gürcü, içerden yıktı burcu
Bidayette "kaf dağı" idi icap;
-Türklüğüme harp açtı, harp-


Ha-kansız illa Arnavud'un;"uyuz köpeği"
Baş-rezil Liparit'e bağlı göbeği
Türk Milletim zaten mey'us
Ey nankör, şükürsüz-deyyus;
-İtlaf gerektir bu münafık öbeği-
(Liparit: Gürcü kralı)


İmralı itine ala-mualla mertebe
Cümle edna tavaf eder, pervane
Sabık-sapık eşiğinde ittifak
Şehid kanı üzerinden iltihak;
-Cem olmaya, cehennem de peymane-


10 Mart 2013 Pazar

"Adım Müslüman, Sıfatım Türk;"



Türk'ün namusudur "necm'ü-hilal"
Müsterihiz Alem-i altı zilal
Gavura maskara değil,

Bu Türklük;"Numune-i imtisal"
-Anamız ak sütü gibi helal-


Ekalliyeti, tahditsiz-hudutsuz himaye
Sad-dem'e perestij, kaptı paye
Yurduma baykuş gibi tünedi
Sıfatsız'ın daniskası rakkase;
-Uşaklığın merkezinde pespaye-


Tereddüde mahal yok, ya-Murtaza
Hasmımızla mutabık, beyyin-muvazaa
Muvafık değil, Hakk'a ittiba
Türklüğüme;"eba, inkar ve münazaa"
"MEN ĞAŞŞANA-FELEYSE MİNNA"
(Bizi aldatan, bizden değildir.)

(Ehli Mekkeden;)

31 Ocak 2013 Perşembe

EMR-İ RASUL(S.A.V.) ÜZRE; -1-


"CEBEL-İ UHUD'DAN -İKİNCİ VE SON- ÇIKIŞ"

1.
Cebel-i Uhud'da "ğar'dan çıktı TÜRK"
Münafık güruh ümüğün sıktı TÜRK
"Ayneyn tepesini" terk etmeyen irade
Kuşandı "fikir kılıcın" çöktü merdane;
"Melain başına -dırar'ın- yıktı TÜRK"

2.
Ya Muntakim, intikam
Silinsin gönülden gam
İzale olsun keder
Muzafferiyet - mukadder;
"İlan-ı harb'dir i'lam"

3.
Er-meydan da bir dehşetli "saytara"
Münafığa çıkış yok ki kaytara
Haramla semirmiş o musibet boynunu
Hele bir uzat bakem;
"Zülfikar'a - Haydar'a"

4.
Münafığın tam ensesi çatına
Medyunuz "Şehid nigahbanına"
Tek kurşun yeter murdarına
Sıkmazsam namerd olayım;
"Dinime - İmanıma"

5.
Cibiliyetsiz, cinsi bozuk haline
Silsilene, ecdad-ı ahvaline
Arlanmaz - uslanmazmısın
Nifakına zibil gibi karine;
"Belendin kan-irin a'maline"

6.
Beytullah'a musallat "ashab-ı fil"
Cenbinde veled-i zina "israil"
Ve sen ey işbirlikçi
Hain - münafık "arbail"
"Türk kellenize -siccin olup- yağacak; -Bunu bil!"

7.
Türk idi bakmadan "soluna-sağına"
Gülizar misali daldı "Şehadet bağına"
Ödü patlarken "titrek münafık"
"La-tahzen" müsrerih ol "Rafık";
"İNNELLAHE - ME'ANA"
(Muhakkak ki Allah, bizimle beraberdir.)

(Ehli Mekke'den;)

27 Mart 2012 Salı

"Türklük Devreye Nasıl Girer?" -1-

Faruk'u Azam'ın(r.a.) Kelime-i Şehadet getirip İslam saflarına katılması misali -ani ve cerbezeli- bir "halet-i ruhiye" ile girer.
"Tekbir; (Allah'u Ekber, Allah'u Ekber, Allah'u Ekber... -kafirler inkar edip yalanlasa da Allah en Büyük'tür, en Ulu'dur, en Aziz'dir.-) sadaları Mekke ufuklarını inletir. Müslüman olduktan sonra Allah Rasulun'e(s.a.v.) sualini sorar; "-Kaç kişi olduk Ya Rasulallah? Allah Rasulü(s.a.v.)'de cevap verir; "Seninle beraber 'kırk er kişi' Ya Ömer." -O halde ne duruyoruz yürüyelim "Beyt'ül Haram'a" der ve tekbirlerle yürürler. Müslümanlar o gün -ilk defa- ibadetlerini aşikar olarak -gizlenmeden- yaparlar. Faruk'u Azam(r.a.)'da akşama kadar kafirlerle "mubareze(kavga)" eder.
"Kur'an esrar oluğu...
Sonsuzluğun soluğu...
Gösteren ok kulluğu...
İnkarı İman oldu.
Ömer Müslüman oldu." (N. Fazıl -Rh.- "Es Selam'dan;")

Aşikar Hicret'e niyetlenerek -Beytullah'da- küfr'ün önderlerine karşı, "-Ben hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmayı göze alan şu dağın ardında bana yetişsin." diyebilmesi misali; "küfr'e meydan okuya okuya" girer.

Mescid'de kendisine suikast düzenleyen -ateşperest- "ebu lu'lue'nin" müslüman olmadığını öğrendikten sonra "-kanımı bir Müslüman'ın eline bulaştırmayan Rabb'ul Alemine hamd'ü senalar olsun" diye dua etme hassasiyetini -en mutena- "İman ilkesi" kabul ederek girer.

Ahzab Günü -yüz kişilik orduya bedel- kabul edilen "amr bin vud" kafirinin mubareze için yiğit talep etmesine mukabil, Rasulullah'ın(s.a.v.) dahi; "-Gelen amr'dır ya Ali(r.a.)" ikazına rağmen "olsun Ya Rasulallah(s.a.v.)" deyip, er meydanına "-sen de benim dengim değilsin, lakin kılıcımı kılıcınla ölçmeye geldim" nidalarıyla -kafiri hor, hakir ve zelil kılmak üzre- atılan "Haydar-ı Kerrar" misali girer.

Uhud günü harb'in Müslümanlar aleyhine döndüğü o kasvetli anlarda Rasulullah'ı(s.a.v.) -beş arkadaşıyla beraber- savunurken Fahr-ı Kainat Efendimiz'in kucağında Şehadete ramak kalmışken; "Ne mutlu O aşığa ki şu -kahpe- dünyadan göçüp giderken, baş ucunda Senin(s.a.v.) gibi bir 'Yar' bulur." neşidesi dudaklarından dökülen "Ziyat bin Seken El-Ensari(r.a.)" misali "şiir söyleye söyleye" girer.

Mute günü İslam ordusunun -Şehid- kumandanlarından Cafer-i Tayyar'ın(r.a.) kesilen iki koluna bedel "Kudretullah(Azze ve Celle)" makamından "Zül Cenaheyn" -çift kanat- bahşedilerek girer.

Çünkü Türklüğün çift kanadı vardır. Birincisi "kafirin hükmünü reddetmek(kabul etmemek)", ikincisi ise "kafire hükmünü geçirmek(söz dinletmek)" Türk bu kanatları takınca "Er meydanına" -adeta- uçarak girer.
Ves Selam...

(Ehli Mekke'den;) 

21 Mart 2012 Çarşamba

"Şuarayı Türki Vü MENAFİ-İ MİLLİ"

"Türkiye'de şiirin neye ilişkin olduğunu anlayabilirsek, o zaman Türkiye'nin akıbetiyle ilgili daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Ya da kendimizin hangi misyonla karşı karşıya olduğumuz konusunda daha açık seçik fikirlere kavuşabiliriz. Birçoklarının sandığı gibi şiir, Türkiye'de böyle cafcaflı laflar, ya da ne bileyim güzel ifadeler meselesi değil."Türkiye'de şiir, ülkenin hayatının teminatıdır." Mübalağa ettiğimi sanmayın. Bugün Türkiye'de siyasi manada birtakım bayağılıklar ya da bariz hatalar ortaya çıkıyorsa, bunun tek sebebi bu insanların şiirle kurdukları irtibatın ya çok zayıf olması ya da hiç olmamasıdır. Dolayısıyla bu bir yetişme, kendini yetiştirme, kendini yükseltme meselesidir. O manada insanların önce kendine bir kıymet kazandırmaları ve bu vasıtayla başkalarının kıymetini fark etmeleri söz konusudur."

"Eğer kıymetin dolar bazında ölçülebileceği fikrindeysek, bir şeyin kıymeti kaç dolar ettiğiyle anlaşılıyorsa, bu bir yoldur, ki şu anda Türkiye o yolu yürüyor; bir de "Türk şiiri'nin neresine düşüyor?" sorusuyla yürünecek bir yol vardır. Sağına mı? Soluna mı? Önüne mi? Arkasına mı? Altına mı? Üstüne mi? Bu da toplumu anlamak için bir ölçü olabilir. Bu ölçü esas alındığı zaman Türkiye'nin milli birliği(menafi-i milli) ya da toprak bütünlüğü meselesinin mahiyeti çok daha berrak görülür, meselelerin çok daha aydınlatılmış bir sahada konuşulabilir hale geldiğini anlayabiliriz. Ama eminim ki bu, hiç istenmeyen bir şeydir."

"Çünkü Türkiye'de insanlar kendi kültürlerinin yerini anlama konusunda çekingen davranıyorlar. Çünkü başka bir kültürün kendilerini daha mutlu edeceğine filan inanıyorlar. Benim düşündüğüm şu ki, Türkiye'de şiirle ölçülen değerle dolarla ölçülen değer arasında tercih yapan insanların birbirinden ayrılmaları, hatta birbirinden kopmaları, Türkiye'nin lehine olacak bir şeydir. Kimin nerede olduğu, sarahaten bilinmeli ki, ondan bir semere doğsun."

(İsmet Özel - Cemal Reşit Rey konser salonu - 31 Aralık 2005)

14 Mart 2012 Çarşamba

"Mü'min Niçin Ye'se Kapılmaz?"

İşler bir gün şimdi olduğundan daha iyiye giderse bundan hoşnutluk duyacağım kesindi ve böyle olması için de bana ne düşüyorsa onu üstlenmekten geri durmadım; ama işlerin iyiye gidişinden doğabilecek sonuçların beklentisine kendimi kaptırmadım. Karamsardım ve bence işlerin kötüden betere gitme ihtimali her zaman daha yüksekti ve tecrübe kötüye gidişin kanıtlarıyla leb a leb doluydu. Buna rağmen ne ihtimal hesapları ne de tecrübeler beni mey'us kılabildi. Hep karamsardım ve hep ümitliydim. Nasıl oluyor bu?
Günlük hayatın akışı içinde çoğu kimse karamsarlığı ümitsizlikle karıştırır ve/veya birini diğerinin yerine ikame eder. Oysa gerçek çoğu kimsenin inandığından farklıdır. Karamsarım, çünkü rağbet ettikleri düşünceler ne olursa olsun bütün insanların günübirlik kazançlarını güvenceye almaksızın harekete geçmeyeceklerini, eğer düşüncelerinin gerektirdiği hareket onları derhal kayba uğratacaksa, bir koyup beş almak sözkonusu değilse kıllarını bile kıpırdatmaya yanaşmadıklarını çok erken öğrendim. Kendim de bir insanım ve insan olmanın bütün zaafları bende de var. Karamsarım, çünkü insanım.
İnsanım ve dua edebilirim. Duamın kabul olunacağı ümidini içimde taşıyabilirim. Karamsarım, çünkü hayra mı şerre mi dua ettiğimi duamın kabulüyle ortaya çıkan sonuca ulaşmadan bilmem imkansız. Ümitliyim, daha en başından beri hayra dua edenlerden biri olma kapısının bana açık tutulduğunu biliyorum. Ümitliyim, şerre dua ettiğimi sonradan anlamış olsam bile hayr ve şer arasındaki ayrımı görebilecek derecede hayra açıklığımı kaybetme felaketine uğramadım.
Eğer iyimser olsa idim geleceğin şimdikinden daha güzel, daha doğru, hakkaniyete şimdikinden daha çok riayet eden özellikte olacağını kabul etmem gerekecekti. İyimser olsa idim geçen zamandan sonra doğan sonuçları yüceltmem gerekecekti. Eğer zaman geçtiği ve bazı sonuçlar doğurduğu halde ortalıkta yüceltilebilecek değerde bir şey olmadığını görmüşsem meyus olurdum. İyimser bir insan geçirdiği tecrübelerden sonra iyimserliğini devam ettiriyorsa kendini kandırmaktan zevk alıyor demektir. Yani iyimserliğin sonuçlarından biri yalancılıktır. İyimserliği isabetli saydığı halde kendini aldatmaya meyli olmayanları bekleyen akıbet ise ye's olsa gerek. Çünkü onlar kendileri başta olmak üzere geleceğin daha iyi kılınabileceği hususunda insanlara güvendiler. İnsanların fos çıkması, kendilerinin de fosluğuna, gizli veya açık, onları ikna etti.

Geleceğin parlak sonuçlar sunmadığı şartlarda mü'min ye'se kapılmıyor. Çünkü kainatın çekilip çevrilmesinde insan soyunun iktidar sahibi olmadığını, insanın ihtiyarını ancak dua ederek ve vecibelerini yerine getirerek kullanabileceğini biliyor. Mü'min ye'se kapılmıyor, ümidini kaybetmiyor; çünkü duanın gereksiz ve geçersiz olmadığına bir tek 'O' inanıyor. 

"Sadece O, bütün kazançların önüne tevbenin sağlayacağı kazancı koyabiliyor."

(İsmet ÖZEL - "Tavşanın Randevusu")

7 Ocak 2012 Cumartesi

"Biz(Türkler) O Emrin, O Kavlin Ardı Sıra Saf Tuttuk"

Acizane (haddimiz olmayarak) izahına katkıda bulunmaya gayret sarfettiğimiz "Türklük" (Ehli Fetanet) mevzuunu anlayıp-anlamlandıramamakta (bu kadar muhavereden sonra) hala ısrar eden, niyetlerinin ne olduğunu çözemediğim bir kesim tarafından irdelenmesini, eleştirilmesini, "eba (geri durma, kaçınma), inkar, tuğyan (hiddetlenme), münazaa (düşmanlık, husumet)" tavrı ile karşılık verilmesini, hayret ve dehşetle müşahade etmekteyim.

İki ayrı "Türklük" arasındaki fark'ın "zifaf ile - zina" arasındaki fark kadar derin ve bariz olduğunu defaatle izaha yeltenmemize rağmen mevzumuzun inatla -kafirlerin dayattığı- "ırk türkçülüğüne" sardırılmasına bir kez daha cevap vermeye niyetli değilim. Lakin adeta tırnaklarımızla kazıyarak belli bir merhaleye getirdiğimize inandığım mücadelemizin böyle mesnetsiz argümanlarla (ahmakça) heder edilmesine de gönlümüz razı olmaz. Hidayet'in, İman'ı kemale erdirme gayretkeşliğinin bir tercih ve nasip meselesi olduğunun farkında olanlardanız (Elhamdülillah). İnsanın; "Görenedir, görene! kör'e nedir, kör'e ne! - Yumma gözün kör gibi!" diyesi geliyor!..

"Türk olmak, Türk'ün tarafına geçmek;" Üst başlığıyla gruba gönderdiğimiz tespitlerin bir nevi devamı mahiyetindeki bazı mülahazatı da dikkatinize sunmak isterim. Şöyle ki; Uhud günü "iki gözlü tepenin" (Cebel-i Ayneyn) dünya ganimetlerine bakan tarafına itibar ederek -Rasulullah (Aleyhis Selam) Efendimizin kesin emrine rağmen- terk edenler, bir de -ne pahasına olursa olsun- emre riayet ederek terketmeyenlerin varlığı sarih bir gerçektir. Şimdi bu iki grup Müslüman'ı "İman, İtaat, ve İtimat" nokta'yı nazarından aynı kefeye koymamız mümkünmüdür? Ayrıca İslam Ordusunun Tebuk Seferine çıkmasını fırsat bilerek (bin türlü yalan bahane ileri sürüp sefere çıkmadıkları halde) -Müslümanları fitne, fesat ve tefrikaya maruz bırakmak niyetiyle- imansız münafıklarca bina edilen "dırar mabedini" -Mü'minlere kurulan tuzağı farkedip (durumdan vazife çıkararak)- bu imansızlar'ın yıkıp kafasına geçiren bir "Ehli Fetanet Toplum'un" Asr-ı Saadette neşet ettiğini takdir etmek gerektir. Bu mustakim tasarrufa-yönelişe bigane kalanların varlığı da -yadsınamaz bir gerçek olarak- hafızalarımızda yer etmiştir. Israrımız'ın; "Ehli Fetanet Toplumu" kafirlerin tasallutuna karşı tahkim etmeye ve Müslümanların maslahatına münhasır ihya edebilmeye matuf olduğunu bir kez daha ifade etmek isterim.

Bu vesileyle "Mavi Marmara" gemi baskınına da -bir fikir vermesi ümidiyle- temas etmek gerektir kanaatindeyim. (Muhlis hoca yanlış hatırlamıyorsam -baskın sırasında- sende gemideydin!)

Bir tarafta;"Şüheda kanlarıyla sulanmış 'Vatan toprağını' parayla satacak kadar şerefsiz değilim" deyu gürleyen "Sultan Abdülhamit Han" -cennet mekan-. Diger tarafta da; "Mavi Marmara da 'Şehid edilen vatan evlatlarına' karşılık 'özür ve tazminat (para) dilenen' -vasıflarını sıraladığımız 'Numune-i İmtisal Milleti' üç buçuk lanetli yahudi nezdinde- rezil eden, hor-hakir ve zelil kılan "müşkil-i hunsa" misali devlet erkanı! "Allah'ın emri, Peygamber'in kavline" değil de, "amerika'nın emri, israil'in kavli'ne" uymaktan imtina etmeyen "kari-i meşhur - baş vezir(rezil)" manzaraları, Heyhat ki heyhat!..

Son söz niyetiyle; "Hepsi bir yanda, ötemizde, karşı kıyıda, karşımızdaki cenahta; Allah'ın emri, Peygamber'in kavli beride, bizim yanımızda. Biz (Türkler) o emrin, o kavlin ardı sıra saf tuttuk." (Elhamdülillah) 

9 Aralık 2011 Cuma

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (3)

"Biri mücrim biri cani biri yalan söylüyor
Kusuru samur kürkle kapatılan yamukluğu
Hinoğluhinliği biriciliği birilerindenliği
Biri kalleş biri sümsük birisi aramızda
Silahlı Kuvvetler sigarası umma
Kapatıldığında katıksız hüccet vesikasına
Haysiyet fukarası niçin kurs görsün
Tahkiye yok demektir ihanet varsa
Saltık sahtekarlık staj gerektirmiyor
Biri paso bize kelek atıyor
Belli ki biri gerçekten kabahatli
Var mı sende o biri olma ihtimali
Hani bayılırsın ya sen ihtimaliyata
Alemde bir sen mi kaldın zanlı
Erkeklik ölmediyse efeeem
Efelenmek bir sana kaldıysa
Diyor iseler
Diyorlar ise
Bakar mısın delikanlı!.."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

5 Aralık 2011 Pazartesi

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (2)

"El hak süzüm süzüm perdelerin iki yana
İki yandan perdelerin hesap sorarcasına
Çekiliniverişlerinde mukim hakikat
Kabir azabına katlanabileyim diye
Yedeğimden ayırmadığım takat
Dama beş taş uzun eşek üçkaat
Noksanım senin öğretmediğindir usta
Kırk körpe akla erenlerdenim yontulmuşum
Berelenmeden geçiverdim ilerisine toyluğun
Döndü günler aylara ısı düzü ediyor terfi
Senden öğrenemezsem ölmeden bir oyun
Usta ölmeden bir oyun öğretmezsen bana
Taşar yok yere köpüğümle ziyan olurum."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

1 Aralık 2011 Perşembe

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (1)

"Asılısın konu komşu ne der endişesine
Değildir umurunda hazır yiyen adalet
Hazırdan yiyor adalet Ömer-ül Faruk'tan beri
Sana düştü hazırı sermayeye çevirmek
Hendeğe deveyi hamutuyla devirmek."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

29 Mart 2011 Salı

"Avanaklığın Sonu Müslümanlık Değil, "TÜRKLÜK" Hiç Değil!"

Artık olan oldu mu, artık çok mu geç? Teselliyi bu saatten sonra şimdikinden daha zeki (aklına özenilecek) ve bunun sonucu olarak şimdikinden daha "iyi" konuma gelmemizin mümkün olmayacağı fikrinde bulduysanız sizin buluşunuzdan ben "tahripkar planlarınızdan" henüz vazgeçmediğinizi anlarım. Bilin ki, delirmediğiniz sürece, ömrünüzün hiçbir evresinde daha zeki ve daha iyi olma gücü elinizden alınmayacaktır (bi-izni Te'ala). Çünkü şimdikinden daha zeki olmanız demek zekanızı baktığınız şeyi bir üst basamaktan görecek derecede gelişkin kılmanız demektir. Daha iyi görmek ahlaki konum değiştirebilmenin, iyi konumu seçmenin, iyileşmenin ön şartıdır. Şöyle diyenleriniz bir kaçamağa başvuranlarınızdır: "Allah bana bu kadar akıl vermiş, onun verdiği akılla bu kadar iyilik sağlanabiliyor." Bu kaçamak hiçbir kötülüğünüze mazeret gösterilemez. Ne zaman akıllı olmayı Allah'tan dilediniz de duanız geri çevrildi. Ne diliyorsanız Allah'tan dileyen birimisiniz siz? O kadar iyi misiniz?
Cevabınız: "Evet, ben o kadar iyi bir insanım, Müslüman'ım!" olmalıdır. Müslümanlık kelime-i şehadetle başlıyor. Müslüman oldunuz mu "şahid" oldunuz demektir. Tanıklık etmek keskin duyu ister, tanıklık etmek akıl ister. Hem Müslüman hem avanak olmazsınız. Bu ikisinden biri diğerini yerinden eder. Biri sizin bünyenizde ne kadar çoğalmışsa diğerini bünyeniz o kadar azaltır. Bir Müslüman olarak "şahid" vasfınızın taalluk ettiği hakikat yalnızca varlık, evren, zihin, değer gibi kavramlar dolayısıyla vasıl olduğunuz hakikat değildir. Bir Müslüman yukarıda adı geçen kavramlarla birlikte "insanlık halinden, bir tarih bağlamından doğan hakikatin şahididir." Cahiliye devrinde müşrik Arapların Allah anlayışı bir "yalnızca tabiat olaylarını düzenleyen, tarihe müdahale etmeyen Tanrı" kavramına indirgenmişti.
Peygamberimiz Muhammed'e (s.a.v.) indirilen Kur'an-ı Kerim insanlığa insanlığın Adem -aleyhisselamdan- itibaren yol gösterici mahiyetinden hiçbir değer eksilmemiş olan "tevhid inancıyla" himaye olunabileceğini hatırlattı. İslam'ın canlandırdığı vahdet sadece "monoteizm (Tektanrılılık)" den ibaret değildi; tabiatla-tarihin de vahdetiydi. Allah bizim hem cismimizi ve hem de ismimizi yaratmıştı. Yaratıcılık Allah'ın tekelindeydi ve Allah nesnelerin, eşyanın olduğu nispette öznelerin, isteklerin, fikirlerin, eylemlerin, işlerin yaratıcısıydı. Demek ki İslam'a girmenin, Allah'ın kulu olduğunu kabullenmenin hakkını yalnızca günlük ibadetleri yerine getirmekle veremeyiz. Tevhid inancı insan hayatının birbirinden kopuk bölümlere ayrılması halinde insan hayatı olmaktan çıkacağını vurguluyor. Müslüman olmak ve Müslüman kalmak istiyorsak insan düşüncesinde tabiatı ve tarihi birbiriyle uyumsuz yöntemlere mahkum eden yaklaşımı takbih etmek (çirkin görmek, kınamak) durumunda bulunuyoruz. "Müslümanlar olarak her birimiz ne kadar zeki, ne kadar iyi olduğumuzu hem tabiattaki ve hem de tarihteki yerimizi kavradığımız oranda gösterebileceğiz."
Günümüzde Müslümanların zekaca ne kadar parlak oldukları görülemiyor, Müslümanların kalbindeki iyilik cevheri yerini insanların yaygınlık ortamı içinde bulamıyorsa bunun tarihin kavranılışında uğranılan sakatlıkla ilgisi var. 20.yüzyılın başlarına gelindiğinde avrupa halkları nezdinde "dinin miadını doldurduğu görüşü" olağan bir görüştü. Rahiplerin ve hahamların öncülüğüne gerek duyulmayan ve müracaat makamlarını bilim adamlarının doldurduğu, refah kaynaklarını bankerlerin temin ettiği yeni bir dünya kurulmuştu. Din miadını doldurduysa, İslam'da dinlerden bir din idiyse onun da vakti geçmiş olmalıydı. Dünyadaki "bilim adamlı, bankerli" yeni düzen yerkürenin her yerinde söz geçirir duruma kavuşunca hala "dediğim dedik, çaldığım düdük" havasındaki Müslümanlara seslenme gereği duyuldu. "Müslümanlara dışardan ve içerden seslenenler oldu!"
Müslümanlara dışardan; gayri-müslim bilim adamları, gayri-müslim bankerler ve gayri-müslim iş adamları seslendi: "Ey Müslümanlar teslim olun ve hükümranlığımız altına girin! Hıristiyanların ve yahudilerin hesabını görmüş olmamız sizi de hesap dışı kıldığımız, saf dışı ettiğimizin bir işaretidir." Müslümanlara içeriden; "kibirli İslam alimleri, İslam dünyasının tefeci-bezirgan sermaye sahipleri, bütün sülalesi beyt-ül mal'den yararlandırılarak adam kılığına sokulmuş despotlar" seslendi: "Ey Müslümanlar, modası geçmiş uygulamaları bırakalım ve bize bu uygulamaları icbar edenlerin görünüşüne girelim. Giremezsek battı balık yan gider!"
MÜSLÜMANLARA HİTAP EDENLER SÖYLEDİKLERİNİ HEM YER, HEM DE ZAMAN İTİBARİYLE DÜŞTÜKLERİ İKİ ANA YANILGI SEBEBİYLE SÖYLÜYORLARDI. BİRİNCİSİ; AVRUPA'DA MODERNLEŞME SÜRECİ BOYUNCA DİNE VAZİYET EDENLERİN ADIM ADIM GERİLETİLMİŞ OLMASI ASLA İSLAM'A İNDİRİLMİŞ BİR DARBE OLARAK ALGILANAMAZDI. İKİNCİSİ; "İSLAM KARŞITI BİR GÜÇLE BAŞA ÇIKMAK İÇİN İSLAM KARŞITI BİR KONUMU BENİMSEME SAÇMALIĞI MÜSLÜMANLARA BİR ÇARE İMİŞ GİBİ" GÖSTERİLİYORDU. İKİ ANA YANILGI İKİ ANA SAPMAYA MEYDAN VERDİ: 1) MÜSLÜMANLAR TANRI TANIMAZLIK KARŞISINDA YAHUDİ, HIRİSTİYAN VE BUDİST MÜTTEFİKLERİ OLABİLECEĞİ DOLMASI GÖSTERİLİR GÖSTERİLMEZ HEMEN AĞIZLARINI AÇTILAR. 2) "DİN VE MİLLİYET" ARASINDAKİ YAHUDİ, HIRİSTİYAN VE BUDİST DÜNYAYA MAHSUS AYRIMIN İSLAM DÜNYASI İÇİN DE GEÇERLİ OLDUĞUNU KABUL ETTİLER. YUKARIDAKİ İKİ SAPMAYI GÖSTEREN MÜSLÜMANLAR HER İKİSİNİN DE AYNI TUZAK OLDUĞUNU ANLAYAMADILAR. BU DEMEKTİ Kİ; "MÜSLÜMANLAR NE BİRBİRLERİNİ MUHATAP ALABİLDİLER, NE DE DIŞLARINDA BİR MUHATAP BULABİLDİLER." DÜNYA SİSTEMİNİ AYAKTA TUTAN GÜÇLERİN "YÜRÜRLÜĞE KOYDUĞU HER PLAN" İSLAM DÜNYASINDA BİR-ÇOK "HİZMETKAR" BULDU. "AVANAKLIĞIN SONU MÜSLÜMANLIK DEĞİL, "TÜRKLÜK" HİÇ DEĞİL."


(Üstat: İsmet ÖZEL'in "Müslümanlara Kim Hitap Ediyor, Müslümanların Muhatabı Kim?" yazısından;)

"Bir Kimse'nin Himmeti (Gayreti) Milleti İse; "O" Tek Başına Millettir" -2-

"Ey Peygamber (s.a.v.), Allah'tan büyük bir lutfa erdirileceklerini Mü'minlere müjdele." (Ahzap:47) "İslam budur" iddiasıyla ortaya çıkanların hiçbiri bunu söylemiyor. "Ey Müslümanlar, Allah sizi bir lutfa erdirecektir, siz onun için Müslümansınız." demiyor İslam'ı anlatmaya heves eden insanlar. Ama "İstiklal Marşı" diyor. "Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın"...

"Kafirlere ve münafıklara boyun eğme." (Ahzap:48) İslam'ı bugün bize anlatanların hiçbiri bunu söylemiyor, hiçbiri. "Kafirlere ve münafıklara, onların ehliyetlerine aldırma" demiyor. Tam tersine, "Ekonomik durum bozulursa işler yattı." diyorlar. "EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, SEN DE Kİ: ALLAH BANA YETER! O'NDAN BAŞKA HİÇBİR İLAH YOKTUR! BEN ANCAK O'NA TEVEKKÜL ETTİM, DAYANDIM. O ÇOK BÜYÜK OLAN ARŞ'IN DA RABBİDİR!" (Tevbe:129)

"Yukarı'daki Ayet-i Kerimeler de Rasulullah'ın (s.a.v.) risaletinin mahiyeti hakkında izahat vardır. Yani şahid olunacak bir şey gerekiyor, verilen bir müjde var ve bir tenzir edilme durumu var. Çok kestirme bir ifade kullanılacak olursa, bunu Sünnet-i Seniyyeden öğrenmek çok kolaydır. İslam düzeni olmadan İslam olmaz. Bizi sadece Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan değil, Budistlikten, Brahmanlıktan, Şamanlıktan, Taoculuktan, her şeyden ayıran budur. Bizim Müslüman olarak itikadımız her şeyi ihata eder, bir şeyleri dışarıda bırakmaz. Müslüman olmak, bütün bir hayat sahibi olmak demektir. Onun içim birilerinin emri altında Müslüman diye bir şey olamaz. Müslüman olsa olsa ancak emir veren olabilir. Emre itaat edenlerin, Emir'ül - Mü'minini diyoruz değil mi? Emir, Mü'minlerin Emiri; emir'ül müslimin demiyoruz. Bu işin aslını bünyesinde barındıranların emiri o. Mü'minlerle yapacak yapacağı işi, müslimlerle değil. Yani bir İslam hayat tarzı ve hukuku olmaksızın İslami bir hayat devam ettirmenin imkanı yoktur. Bu aslında bizim için doğrudan doğruya böyledir. Yani biz Türkiye'de yaşayan insanlar olarak "münafıklar ve kafirler" tarafından ifsad edilmiş insanlarız.

"Haddi zatında Osmanlı vatansız, milletsiz bir devletti. Milleti de vatanı da yoktu. Osmanlı yıkılınca milletin kim olduğu, vatanın neresi olduğu Osmanlı tarafından değil de "Millet" tarafından tekrar tayin edildi. Ama son zamanında "Osmanlının Türksüz İslam'ı" kendisini kendi eliyle yaktı. Bu daha sonra Türkiye'de Cumhuriyet'ten sonra Türk olmayanlara örnek oldu. Bugün Türkiye'de Müslüman olduğunu söyleyip Türk olmadığını, kesinlikle Türk olmadığını söyleyen bir sürü grup, cemaat, etnik yapı ortaya çıktı. Bu Osmanlıdan kalan bir şey, zihniyet. Osmanlı da Türksüz İsam'ı savunuyordu. Ama İstiklal Harbi'nde bu toprakları "Türk'lü İslam'ın" savunduğu ortaya cıkınca Türksüz İslam'ı savunanlar hayal kırıklığına uğradı. Demek ki Türsüz İslam kimin işine yarıyorsa kafirlerin ve münafıkların istediği islam ona (kafire ve münafığa) hizmet ediyor. Mesela; Pakistan'da ve Hindistan'daki İslamiyet İngilizlere ve Avrupa'dan gelen sömürgecilere herhangi bir güç, mukavemet gösteremedi. Çünkü orada İslam'ın gazayla savunulacağı fikri henüz kavranmamıştı. Orada insanlar hala eski gelenekleriyle İslam'ın sentezini yapmaya çalışıyorlardı. Orda kafirlerin ilerlemesi çok zor olmadı. Ama bu topraklarda öyle olmadı, çünkü bu topraklarda İslamiyet sadece gazayla savunulan bir şey olarak kavrandı. Kültürel, itikadi vs. bir zenginlik olarak kavranılmadı. Bugün tam tersi olduğu savunulmaktadır. Türkiye'de bunun bayiliğini yapan bir sürü insan türedi. Kafirlerle çatışmayacaksın veya aklının ucundan bile geçirmeyecek; maksimum seviyede anlaşma, uzlaşma yoluna gideceksin. Bunun kimin lehine kimin aleyhine olduğu iyice ortaya çıktı. Türkiye'de kafirleri çağıran, Türk olmayan Müslümanlar türedi."

(İ.M.D'nin "Türksüz İslam Kimin Neyi?" Konferans notlarından istifaden hazırlanmıştır;)

21 Mart 2011 Pazartesi

"Bir Kimse'nin Himmeti (Gayreti) Milleti İse; "O" Tek Başına Millettir" -1-

"Osmanlı döneminde yeniçeri askerleri gece yarısı adamın birini yatırmış, dövüyorlarmış. Adam da feryad-ı figan ederek avazı çıktığı kadar başırıyormuş:"-Beni kurtaracak ümmet-i Muhammed yok mu?" diye. Birisi pencereden perdeyi hafiften aralıyarak:"-Var ama gelemez" demiş. "Türksüz İslam" denilince akla gelen hadisattan biri de bu darb-ı mesel oldu. Bundan önceki toplantıların birin de bir arkadaş; "Türk delikanlı Müslüman'dır!" demişti. Yani "O" durumdan vazife çıkarır, insiyatif kullanır. En azından hiç bir şey yapamıyorsa gider o mazlumun yiyeceği dayaktan pay alır. 1918'de bu topraklar işgal edildiği zaman burada ki "Millet" insiyatif kullanmıştır. Devlet teslim olmasına rağmen Millet teslim olmamıştır, durumdan vazife çıkarmıştır. Gaziantep-fransız çete harbinde savaşan çete reislerinden bir Mücahid: Bakıyor ki gün boyu çatışma olmuyor. Akşama kadar silah sesi duyulmuyor. Akşam olunca şimdi bu "küffar" burada rahat mı uyuyacak? deyip. Eline bir bomba alıp sürünerek o tarafa yaklaşıyor düşman safında patlatıyor. Oradan silahlar patlıyor, sonra sürünerek kendi safına geliyor, artık onlar uyuyamayacak deyip kendi yatıp uyuyor."

"Türkler tarih sahnesinde iken gavur rahat uyuyamazdı ama şimdi rahat uyuyor, hatta ninni bile söyleyenler var rahat uyusun diye."

"Burada mevzu bahis edilen "Türklüğün" (Török-töresi olanın): Müslümanlık dahilin de "Numune-i İmtisal" olup, "gavura maskaralığı" reddeden kişiliği temsil ettiği anlaşılmalıdır. Yani kasd "Alamet-i Farıkası" olan kişiliğedir. Türk'ün en belirgin alamet-i farıkasın'dan biri: "kafirin sözünü tutmamak, hükmünü ve tavsiyesini reddetmek" Diğeri ise; "kafire söz dinletmek ve hükmünü geçirmektir."

"Türklükten ve Türkiye'den bahsetmenin dünyayı baskısı altında tutan "küfür hükümranlığın'dan" kurtulma imkanını dile getirmek olduğunu bilip, takdir edebilmek "çok büyük ehemmiyete haiz" bir mes'eledir. "Türk Milleti" kendisinin aşağı durumda hissettirilmesine asla müsaade etmeyecek, müsamaha göstermeyecektir."

"Türkiye'nin komşularıyla sıfır sorunlu olması programıyla iktidarlarını yürütenlerin; iktidarlarını Türkiye'nin yok olması pahasına elde tuttukları gerçeğine maruz kaldığımız bilinmelidir. Haddi zatında 8. senedir Türkiye de bir "amerikanizm diktatörlüğünün" ceremesi çekiliyor, bunun devamını istememiz için bir "zorlama-mecburiyet" yürürlüğe konulmak isteniyor. Helal ile haram arasındaki belirgin çizgiyi bulanıklaştıran, nazar-ı itibara almayan bu "nifak yobazı güruhun" oyunu-tertibi il'a nihaye bozulacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın."

"Bu minval üzre; avrupa birliğine girmenin (orada ki demokrasi ve insan hakları standardına ulaşmayı hayal etmenin) Türkiye'nin bir hedefi olduğunu söylemek, -eğer zeka geriliği değilse- sefil bir kafir ajanlığıdır. Bu "sefihler" ya -papalığın ve dünya kiliseler birliğinin- niyetlerini esasen benimsemiş birileridir, veyahut dünyadan ve hayattan hiçbir şey anlamayan ahmaklar sürüsüdür."

"Türklüğün "fitnenin intibahına" karşı giriştiği "kontra-mukabele" ve "tahkimata" gösterilen "ahmakça-şuursuzca" tepkilerin sebebini; "amerikanizm vizeli islamcılığın" ürettiği "saltanat heveslilerinin" icraatlarından memnun ve mesrur olunmasın da aramalıdır. Bu bedbahtların tercihleri; "-tasmalı da olsa- kafirin sultası altında" ama "karınları tok olarak" yaşamaktır. "TÜRK" böylesi bir haysiyetsizliğe, hor, hakir ve zelil kılınmaya asla razı olmamıştır-olmayacaktır."

"Erbab-ı Kemali çekemez nakıs olanlar.
Rencide olur dide-i huffaş (yarasa tabiatlılar) Ziya'dan!"

(Bu yazı; İ.M.D'nin konferans ve dokümanların'dan istifaden hazırlanmıştır.)

14 Mart 2011 Pazartesi

"Müsbet Milliyetçilik!"

"Müsbet milliyet; hayat-ı içtimaiyenin ihtiyacı dahilisinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslamiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
Şu müspet fikr-i milliyet; İslamiyete hadim olmalı, kal'a olmalı, zırh olmalı... yerine geçmemeli. Çünkü İslamiyet'in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; alem-i Bekada ve alem-i Berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onun yerine ikame etmek; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir.

İşte ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evlatları! Altıyüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir "Kur'an-ı Hakim'in bayraktarı" olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'an'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'an'a ve İslamiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz, ta "Allah, sevdiği ve onların da O'nu sevdiği, Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzet-i nefs sahibi, Allah yolunda cihad eden bir milleti getirir." (Maide:5/54) ayetine güzel bir masadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve "frenk-meşrep münafıkların" desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba "Kim dininden dönerse!" hitabına masadak olmaktan çekinmelisiniz... ve korkmalısınız!..

Cay-ı dikkat bir hal: Türk milleti anasır-ı İslamiyye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise ancak Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkisam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

"EY TÜRK KARDEŞ! BİLHASSA SEN DİKKAT ET! SENİN MİLLİYETİN İSLAMİYET'LE İMTİZAÇ ETMİŞ, ONDAN KABİL-İ TEFRİK DEĞİL. TEFRİK ETSEN, MAHFSIN! BÜTÜN SENİN MAZİDEKİ MEFAHİRİN, İSLAMİYET DEFTERİNE GEÇMİŞ. BU MEFAHİR; ZEMİN YÜZÜNDE HİÇ BİR KUVVETLE SİLİNMEDİĞİ HALDE, SEN ŞEYTANLARIN VESVESELERİYLE, DESİSELERİYLE O MEFAHİRİ KALBİNDEN SİLME!.."

(Bediuzzaman Said Nursi (Rahimehullah)-"Mektubat" s. 297-303 )

31 Ocak 2011 Pazartesi

"Erkan-ı Dar'ul Hikme Grup'a Açık Mektup;"

“Dar’ul Hikme Grup” meil cemaatinin teşekkülünden itibaren özlediğimiz “fikir teatisinde” bulunabileceğimiz bir ortama kavuşmanın verdiği sürur ve itminan ile gruba üye olduk. Ve “İslam Davamızın” toplum teşekkülü ve şuurunu ihyaya dönük “siyasi ağırlıklı” yazı ve yorumları mühim bir boşluğu doldurur ümidiyle derc etmeye ehemmiyet verdik. Murad ettik ki; “küfür kuduzlarının” (hassaten “nifak yobazlarının”) belini kıracak, “ifsatlarını tesirsiz kılacak” bir “mustahkem zeminin” güçlenmesinin hız kazanmasına, toplum şuur ve bilincine yerleşmesine “kendi çapımızda” katkı sunabiliriz düşüncesiyle çalışmalarımıza hız verdik (bir nevi durumdan vazife çıkardık da denilebilir). Bunun ifasına girişirken de Üstat Necip Fazıl’ın(Rh.) “İslam Davası ne pay verir, ne de pay alır. Tamı bulamadığı yerde hiç’i görür.” Kaziye-i Muhkem tespitinden hareketle gayretlerimizin tesirinin azami seviyeye çıkmasının kaçınılmazlığına olan inancımız da etkili olmuştur. Bu minval üzre “Davamızın Mütekamilen İhyasına” dönük azim ve kararlılığımız “Rabb’ul Aleminin Fazl’u Keremiyle” , “kınayanların kınamalarına aldırış etmeden” güçlenerek devam edecektir (İnşaallah’ur Rahman) Bunu öncelikle bilmenizi isterim.

Gruptaki tartışmalar “sanal kavgaya dönüştü” bu sebeple “polemik ve salvo” içerikli yazı ve yorumları yayınlamama (sansürleme) kararı almanızı nasıl izah edeceğinizi merak etmekteyim (bu karar öyle iki kelimeyle geçiştirilecek bir netice değildir, tatmin edici izahı gerektir). Yazı ve yorumlara dönük bu tür nitelendirmelerin ölçüsü nedir? Ve bunun “Kıstas-ı Mustakimi” hakkanıyete muadil olarak nasıl belirlenecektir? Ayrıca bu kararın alınmasında; “İslamcılık”(Müslümancılık) kisvesi altında “kavmiyetçiliğin en şedidini” yapan “klancı lobilerin” (“kavmiyet-isim Türklüğüyle” , “Mustakim Sıfat Türklüğü” arasındaki farkın “zina ile zifaf” arasındaki fark kadar belirgin olduğuna dair izahatımızdan aşırı derecede ürkmelerinden, adeta çıldırmalarından anlaşılmaktadır). Birde; “haram ile helal arasındaki bariz çizgiyi bulanıklaştırarak, kafirle dostluk ve işbirliğinden imtina etmeyen” politik organizasyonların ve cemadatların da etkisi olmuşmudur? Soruları akla takılmaktadır.
Dememiz o ki; Dar’ul Hikme yazarlarından Burak Ertürk’ün “Temas edilesi konular -2-“ yazısından alıntılayarak (yorumsuz olarak) gönderdiğimiz belgeyi yayınlamayıp, sansürleyerek bize karşı bir tavır aldığınız kanaatindeyim. Bu kararın “Dar’ul Hikme’nin” yukarıda belirttiğimiz tesirlere “kapalı ve dirençli” asil duruşuna olan inancımıza “zarar vereceğini” takdir edeceğinizi umuyorum. Biz “Ehli Mekkeliler” olarak Rasulullah’ın (Aleyh’is Salatu Vesselam) ikinci Halifesi “Mü’minlerin Emiri” Hz. Ömer (Allah O’ndan Razı Olsun) meşrep biliniriz. O Hz. Ömer ki; “Mü’minlerin izzet ve şerefinin üstünlüğü” hususunda ki “hassasiyetiyle” bilinip, takdir edilir. Ve Kudüs’ün “feth seferi” esnasında; “Ya Emir’el Mü’minin Sana güzel elbiseler giydirelim, gösterişli bir küheylana biniver, buranın ekabiri böyle şeylerden hoşlanır” teklifiyle gelen “Cebele şehri eşrafına” dünya durdukça “İslam Davası Müntesiplerinin” düstur edinecekleri; “BİZ; ALLAH’IN İSLAM’LA ŞEREFLENDİRDİĞİ BİR CEMAATIZ! ALLAH’IN BAHŞETTİĞİ İZZETİN YERİNE BAŞKA BİR ŞEREF İSTEMEYİZ!” sözünü söyleyerek, bahşedilen “İzzet ve Şerefin” hangisine itibar edileceği hususuna “Kaziye-i Muhkeme Olacak” son noktayı koymuştur. Mekke’nin Fethinden önce bir “maslahata binaen” Mekkeli müşriklere (gizli bir mektupla) fethi haber verip, “dostluk ızharında bulunduğu” hal üzre yakalanıp Rasulullah (s.a.v) Efendimizin huzurunda muhakeme edilen, Hatim İbn Ebu Beltaa için (“Ehli Bedr” olduğunu bildiği halde) “vurayım şu münafığın boynunu Ya Rasulallah!” diyebilmiştir. Bu minval üzre; “Allah’a, Rasulü’ne ve Mü’minlere” azılı hasım kesilen “küfr kuduzu İslam düşmanlarına” dostluk ızharından imtina etmekten kaçınan “nifak yobazlarına” kontra mukabelemizde ki “kahr ve gazabımızın” (Rabb’ul Aleminin Fazl’u Keremiyle) şiddetlenerek devam edeceğine dair “azim ve kararlılığımızı” bir kez daha teyid etmek isterim. Bu meseleyi şimdilik; Karacaoğlan’ın (Rh.) gazelinden bir bölüm ile bağlayalım.
“Benim sözüm yiğit olan “Yiğide;”
Yiğit olan “muntazırdır” öğüde
Ben Yiğit isterem “fırka” dağıta
Yiğidin başında duman olmalı.
……………………………………..
İçinden “Sıdk” ile yanan olmalı.
……………………………………..
Kavgadan “el çekmeyip” viran olmalı.
……………………………………..
YİĞİDİN ARDINDA DURAN OLMALI!..”
Acizane ifaya gayret ettiğimiz ikazlarımızdaki “Salih niyeti” takdir edeceğinizi umar; Selam, saygı ve muhabbetlerimi sunarım.
Allah’a (Azze ve Celle) emanet olun. Kalın sağlıcakla…
Ehli Mekke'den; (31.01.2011 – Pazartesi)

19 Aralık 2010 Pazar

"TÜRKSÜZ İSLAM KİMİN NEYİ?" Konferansın'dan Notlar;

“Türklük her zaman tarihi bir roldü; bir ırk değildi, bir kültür değildi, bir yaşam tarzı değildi. Bir tarihi rol, yani İslam bayraktarlığının, kafirle çatışmayı göze almanın tebeyyün ettirdiği (meydana çıkardığı) bir unsur idi. Türklük bir kavim olarak başlamış bir şey değildir. Türklük bir isim değildir, Türklük bir sıfattır. Müslümanlık içinde vasıf, nitelik ve karakter üstünlüğünün belirginleştirdiği bir mekandır. Türkler bütün varlıklarını İslam’a borçlu olduğu için, (sadece Türkler) İslam’ı kendi ezberlerine tahvil etmediler (çevirmediler, dönüştürmediler). Yani Türk bütün ezberlerini ve direktiflerini Kur’an’dan ve Sünnet-i Seniyye’den alandır. Bir insan Müslüman’ım diyorsa iki ihtimal vardır; bu adam ya Türk’tür, ya münafıktır. Çünkü münafıklık imanla değil, zahiri bir şekilde inandık demekle var olan bir şey. Türklük ise zaten başka bir yolu ve mümkünatı olmadığı için olunan bir şeydir.”
“Bize İslam’ın ne olduğuna dair tatlı yalanlar söylediler ve biz de yalanların tadına bayıldık. Hayatımızın deveranı konusunda bize söylenen tatlı yalanların hepsini hakikat kabul ediyoruz. Yani bize acı yalan söylemiyorlar, tatlı yalan söylüyorlar. Bu bizim İslam’ı anlamamıza mani olan bir ruhi durum. Tabiatıyla Türklüğü anlamamıza da mani oluyor bu ruh hali. Biz İslam’ı anlamadığımız kadar Türklüğü de anlamıyoruz, İslam’a uzak düştüğümüz kadar Türklüğe de uzak düşüyoruz. İslam’a ne kadar yakınsak Türklüğe de o kadar yakınız. Ama dediğim gibi bunu biz anlayamıyoruz. Bize başka bir şekilde yolun kenarına dikenli çalı dikildiğine dair (Nasreddin Hoca’nın -borcu olan adama- borcunu ödeyeceğine dair asılsız vaadine atfen;) bir yalan söyleniyor ve bu yalanın sonuç verici bir şey olduğuna bel bağlamamız sebebi ile İslam’ın aslına uzak duruyoruz. Ve yaptığımız ettiğimiz şeylerle İslam’la, İslam Peygamberi ile ve Allah’la savaşıyoruz. Haşa biz öyle şeyler yapmıyoruz diyeceksiniz ama -bu hayata intibak ettiğimiz ölçüde- bunları yapıyoruz.”

“İslam düzeni olmadan İslami hayat olmaz. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fanteziden ibarettir, hesap gününde hiç işe yaramaz. Ben de Müslüman’dım ağabey, diyemezsin kimseye. Bir Müslüman’ın ufkunda eğer İslam düzeni yoksa o adamın imani ve itikadi tamamlanmışlığından bahsedilemez. Bu adamın İslam düzeni için neleri başardığı önemli değildir ama istikametinin bu olduğunun bilinmesi şarttır. Birçok Müslüman bunu bilerek ama bu uğurda hiçbir şey yapmayarak Müslüman olarak öldü. Bunu bilmeleri kafi idi. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fasaryadır. Biz bu toprakları Müslüman kalmamızın mukabili olarak vatanlaştırdık. Türkiye ahiretin tarlasıdır. Ahireti için azık devşirmekten gayrı bir amacın peşinde koşmayanların vatan kıldıkları tek yer Türkiye’dir. Kim Türkiye için ne yaptıysa ahirette onu görecektir.”

“Türksüz İslam, mümessilsiz kalmış İslam’dır. Türkler her zaman İslam’ın Mümessili (vasıf ve niteliği farklı) olmuşlardır, temsilci değil. Mesela sınıfın mümessili olur, sınıfı temsil etmez ki o. O sınıfın mümessilidir, o sınıf hakkında her şey ondan öğrenilir ve o sınıfa bir şey onun eli ile yaptırılır. Yani o, o sınıfı temsil etmez, hatta o sınıfın özelliklerini de (karakterini de) taşımaz. Derler ki, “Bu mazarrat bir sınıf, filancayı mümessil yapalım, o çocuk onların hakkından gelir.” Yani temsil etmez mümessil, mümessil o sınıfın icabına bakar. Türkler İslam’ın mümessili oldular bu bakımdan. Türksüz İslam da işte mümessilsiz kalmış bir İslam’dır. Mümessil yok, sınıf istediğini yapıyor.”

“Türksüz İslam genel olarak kafirlerin, özel olarak münafıkların tüm sermayesidir. Yani Türksüz İslam küfrün kol gezdiği, münafıkların cirit attığı bir vasatı temin eder. Fakat asla bir vatanı temin etmez. Türksüz İslam vatansız İslam’dır. Vatansız yaşamakta namussuz yaşamaya denk düşer. Bu vatansız vasat Müslüman’dan başka herkesin işine yarar. Çünkü Türksüz İslam vasfedilemeyen mücerret bir İslam algısıdır. Türkler devleti icap ettiği zaman korudu ve kurtardılar ama devlet hiçbir zaman Türkleri iyi bir pozisyona ulaşmaları için desteklemedi. Bugün Müslüman’ım deyip her türlü alçaklığı yapan insanlara alçak demeyenler de alçaktır. Bugün Müslümanlık adına ortaya çıkıp da alçaklık yapanlara alçak demeyenler de alçaktır.” Vesselam… (23.10.2010-Ankara)
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/

28 Ağustos 2010 Cumartesi

"Eldeki Kuş Daldaki Kuştan İyi(mi)dir?"

Ne diyorlar? “Eldeki kuş daldaki kuştan iyidir!”; yani daldaki kuşu ele geçirmek için bir şeyler yapma hazırlığına girişeceğine eline hazırdan hangi kuşu tutuşturmuşlarsa onunla yetin. Arkasından bir tehdit: Sonra elindeki kuştan da olursun ha! Dikkat etmediniz mi? Kendimiz için kötü ve aşağılık durumları kabullenmemizi bizden bekleyenler hep “gerçekçi” olmamızı öneriyorlar. Asıl yer olarak iyi ve yüce durumları kendimize yakıştırmanın “ütopyacılık” (hayalperestlik) vasfı taşıdığını vurguluyorlar. Şeytanın ordusundakiler her çağda hep bunun “altını çizdiler”. Şeytan ve ayakdaşları geçimlerini bizim, yani her toplumun çoğunluğunu teşkil eden insanların, hep dürüst olmak ve aç kalmak ya da karnını dürüstlüğü terk ederek doyurmak arasında bir tercihte bulunma mecburiyeti altında kaldığı nutkunu atarak sağlıyor. Haklıya hakkını kim teslim ederse teslimat sırasında ziyana uğrayacağından korkuyor. “Enayilik etme, dünyanın düzeleceği yok; yüksek idealler uğruna rahatını, refahını feda edeceğine yaşadığın zamanda karşına çıkan fırsatlardan istifade etmeye bak!” Şeytan bize bunu söylüyor. Böyle söylemek onun işi; çünkü şeytan bütün ideallere düşmandır. İnsandaki paçayı kurtarmak fikrinin azmanlaşarak insanın temiz ideallerinin yerini almasını ister. Şeytanın bu tutumu karşısında bizim bir karşı tavrımız var mı peki? Her sıkıntıyı eğilimlerimizin Rahmani mi, şeytani mi olduğuna aldırmadığımız müddetçe geçiştirebileceğimiz zannıyla yaşıyoruz. Nadiren de olsa elimize bir şeytan taşlama fırsatı geçtiği zaman mevki ve makamını taşları savurduğumuz yönde seçmiş olan herkes “meselenin aslı ekonomik” deyip işin içinden sıyrılıyor. Sıyrılıp da ne yapıyor? Bizim attığımız taşlar boşa gidince, onlar ekonomileri sebebiyle doğan cehennemin dibine boylu boyunca uzanıp ellerine ne geçirmişlerse onu kemiriyorlar. Kemirdikleri şeyin maddi mi, manevi mi olduğuna aldırdıkları yok. (İsmet ÖZEL - Cuma Mektupları 10'cu Kitapdan;)