5 Temmuz 2010 Pazartesi

"CİNNET SINIRI"

İmam-ı Rabbani, Mektubat’ında (Cilt 1. Mektup 163) şöyle bir söze yer veriyor: “Her biriniz, cinnet sınırına varmadan Müslümanlığa varamaz”. Devamla bu sözün yorumunu şu ifadelerde buluyoruz: “Burada cinnet sınırından maksat şudur: İslam’ı yüceltmek ve Müslümanlara hizmet yolunda, şahsi menfaat ve zararına aldırmamak, elde ettiğine veya elden kaçırdığına tınmamak.” Bu sözün ve yorumunun İslam’ı ters anlatmakta ısrar eden çağımızda ve din kavramını karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz bir vakıa haline getirme gayreti içinde olan çağdaşlarımız katında yeniden anlaşılması gerekli. Çünkü bugün insanların yapıp ettikleri dinin özünden uzaklaştıkça herkes tarafından kabul gören özelliktedir. İnsanların Allah’a değil de paraya, kuvvete, ülkülere, elinde imkan bulunduranlara, düşünce adamlarına, şehvete, kendi tasavvurlarına taptıkları bir ortamda Kur’an ve Sünnet yolunun hayatımızı düzenlemede yegane unsur olduğunu öne sürmek, bununla yetinmeyip kendi yaşama düzenimizi Vahy’in getirdikleri ve gerektirdikleri doğrultusunda, ondan hiç ayrılmaksızın kurmak yönündeki düşünce ve tavırlar tuhaf, yadırgatıcı, normal dışı görülecektir. Yalnız Allah’a kullukta ısrar eden insanlara anormal oldukları gözüyle bakılacaktır. Onlara “cinnet sınırında” diyebiliriz. Kendi “uyumlu” hayatımız içinden onları tedirginlik veren “uyumsuzlar” olarak görebiliriz. Fakat, bu cinnet sınırına varmış, intibaksız kişilerin Müslümanca tavırları ayakları yaşadıkları topraklara basabilen, hayatın içinde yer eden tavırlar haline gelir gelmez, mevzi bile kalsalar kafirlerin, müşrik ve münafıkların en korktukları durumdur. Ama günümüzdeki en korkunç durum doğru çizgideki Müslümanların kafirler karşısında kaldıkları durumlar değil, Müslüman camia içinde sahip oldukları veya olmaları muhtemel yerdir. Eğer bir Müslüman kendi kavrayış alanını cinnet sınırına kadar uzatabilmek gücünü göstermişse, bunun başka Müslümanlar tarafından da rahatlık ve sevecenlikle kabul edileceğini iddia etmekten oldukça uzağız. Biliyoruz ki, İslam’ın hayattan sökülüp atıldığı bir ortamda tek tek bazı Müslümanlar (derece derece belki hepimiz) şartlara göre şekil almayı kendileri için haklı ve yerinde kabul edebilirler. Bunun ilk ağızda kınanacak bir tavır olduğunu sanmıyorum. Lakin kınanması gereken bu tavırlarını empoze etme çabalarıdır. Bir kimse Müslüman olmayı kişisel inancını içinde muhafaza etmek, şekli ibadetleri boyutu içinde bir tür kabuğuna çekilmek tarzında anlıyorsa buna kimsenin diyeceği olmaz, olmamalıdır. Ama bu tavrını bir kural olarak başkasına kabul ettirme çabası zorbaca bir tutumdur. Üstelik bu insanın kendi görüşleriyle de çelişik bir durum doğurur. Çünkü kendisi için seçtiği yolun dışına çıkmadan kimseyi kendi gibi olmaya zorlayamayacaktır. Din’i kabuğuna çekilme olarak değil de, tam tersine sosyal alanda etkin bir faaliyet olarak anlayanlar da “cinnet sınırı” seviyesinde Müslümanlaşmış birini anlamakta, ona sevecenlik göstermekte başarısız kalabilirler. Çünkü onlar da kendi seçmelerini kabul ettirme çabasını göstermekten geri durmayacaklardır. Cinnet sınırını göze alarak Müslümanlaşmış bir kimse Müslümanlığı toplumsal faaliyet biçiminde gören kimsenin strateji ve taktik hesapları içinde yer alamayacaktır çünkü: Cinnet kelimesinin günümüz ortamında çılgınlık anlamının dışında daha çok bir ruhi bunalım, ruh yapısının baskılar altında çırpınması gibi çağrışımlara (tedailere) açık olduğunu biliyoruz. Müslümanın cinnet sınırına varması elbette bir şaşkınlık ve çaresizlik belirtisi olmaktan uzakta bir anlam yüklüdür. Burada sözünü ettiğimiz cinnet belli ki yalnızca hakk olanı söyleme ve yapma gözüpekliğidir. Bu söz ve tavırlar “cinnet” olarak anlaşılıyorsa, bunun sebebi yaşadığımız hayat içinde haramın helal, helalin haram gibi görülmesi yüzündendir. “Cinnet sınırı: kokuşmuş-bozulmuş bir hayatta huzur bulabilecek kadar salim kafalı olan, yani cinnetten uzak bulunan kimselerin ahlaki yapılarını aşma sınırıdır.” ( İsmet Özel – Bakanlar Ve Görenler Kitabından; )

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"ZÜRRÜYET VE HÜRRİYET"

Katıra, "baban kimdir?" diye sormuşlar, "Dayım attır," diye cevap vermiş. Müslümanları siyasi etkinlikten alıkoymak, İslamiyetin bir siyasi alternatif olarak belirmesini önlemek için her yanda hummalı faaliyetlerin devam ettiği düşünüldüğünde bu söz akla geliyor. Yapılmak istenen, müslümanların gerek oy deposu olarak, gerekse dirijan kadroların yükünü çeken elemanlar olarak, ipleri müslümanların elinde bulunmayan yapı ve organizasyonlar içinde eritilmeleridir. Böyle bir şey olmaz mı? Elbette olabilir. Ne var ki bu olanlar, müslümanların dünya üzerinde adil, üretken ve verimli bir yaşama düzenine hizmet etmelerinin önlenmesiyle sonuçlanır. Müslümanlar çalışır, çabalar, bir çok zorluğa katlanırlar, ama bu katlandıkları, müslüman olmayanların çoğalıp konfor içinde ömür tüketmelerine yarar. Böylece müslümanlar, belli bir uzlaşmanın, belli bir karışmanın, kaynaşmanın ürünü olarak toplum hayatında yerlerini alırlar ve fakat aldıkları bu yer, her zaman başkalarının onlara lütfen verdikleri yerdir. Hiçbir zaman bu katlandıkları zorlukların meyvesini kendilerinin devamı olan kuşaklara taşıyamazlar. Çünkü yeni kuşakların, yeni yetişen müslümanların, yarım bırakılan işi tamamlamaları sözkonusu olmayacaktır. Müslümanların yüklenecekleri görevleri başkaları tayin ettiği için, yüklendikleri görevleri kendilerinden olan unsurlara kendi elleriyle teslim etmelerine fırsat verilmeyecektir. İslami olmayan yapılar içinde eriyip giden müslümanlar sosyal manada kısırdırlar, tıpkı katır gibi. Katırın babası merkep, anası kısraktır. Katırın erkeği de, dişisi de olduğu halde zürriyeti yoktur. Katırdan hiçbir zaman katır doğmaz. İnsanlar, sarp yollarda ilerleyebilen, tahammül gücü yüksek, hem attan hem de merkepten daha çok yük taşıyabilen katıra sahip olmak için, her seferinde bir erkek merkeple bir kısrağı biraraya getirmek zorundadırlar. Zürriyeti olmayan katırın hürriyeti de yoktur. Yani katırlar, sadece katırlık yapması için elde tutulan yaratıklardır. Onlara inatları bile çok görülmüştür. Develer ve merkepler de onun kadar inatçı oldukları halde, katır inadının menfi çağrışımı insanların diline yerleşmiştir. Hilkatin öğretici bir işaretidir katırın durumu. Eğer dun (düşük) vaziyetteki unsur, daha yüksek vaziyettekini kendine ram etmişse, bu birleşmeden zürriyetsiz bir ürün husule geliyor. Müslümanlar, yalnız Türkiye'nin değil, yeryüzünün en asil insanları oldukları halde, onların kendilerinden daha soysuz unsurlara ram olmaları, onların buyrukları doğrultusunda hizmet vermeyi kabullenmeleri, sosyal münasebetleri kısırlaştıracak, toplumun daha üretken ve hayra açılan yönünü dümura uğratacaktır. Nitekim, siyasi manada müslümanların kendi insiyatiflerini ellerinde tutarak yürüttükleri hareketler birçok dala ayrılsa, birçok farklı yola girse bile, İslami tutum ve davranışların toplum sathında yaygınlaşmasına sebep oluyor. Buna mukabil müslüman bilinen kimseler, müslümanların kendilerine mahsus ortamlarının dışında bazı fonksiyonları yüklendiklerinde, her zaman gayri müslimlerin hakimiyetiyle sonuçlanan bir ürün doğuyor ve orada bir kısırlık, bir katırlaşma ortaya çıkıyor. Müslümanlar, kendi etkinliklerinin birinci planda olmadığı yapılar içinde bazı önemli pozisyonlara sahip olabilirler, ama onlara müslümanlıklarından başka değer kazandıran vasıf olmadığından, böyle bir pozisyonu kendilerine sağlayan uzlaşmayı gizlemek, gölgelemek ihtiyacı duyarlar. Tıpkı katırın babasını susarak geçiştirip, dayısına sıra geldiğinde böbürlenerek konuştuğu gibi. Ne yapılırsa yapılsın, ortalığa ne kadar çok sayıda ve tekmesi ne kadar güçlü katırlar salınırsa salınsın, müslümanlar kendi zürrüyetlerini kesecek birleşmeleri boşa çıkaracaklar. Duamız budur. Müslümanları son birkaç asır boyunca, burjuva, sosyalist, milliyetçi (muhafazakar demokrat) kompostolar içinde eritme çabalarının ardı arkası kesilmedi. Bundan böyle bu çabaların daha da hızlanacağını söyleyebiliriz. Çünkü bir kısım Müslüman, hiç olmazsa bir avuç Müslüman, yanlızca birbirleriyle dayanışarak ve yanlızca İslami sorumluluklar yüklenerek gelecek kuşaklara aktarabilecekleri, gelecek kuşakların faydasına sunabilecekleri sınırlara sadakat göstermeyi en önemli görev sayar olmuşlardır. Bu görev onlara müslüman olmayanlar tarafından verilmediği için, kısırlık tehlikesini bertaraf etmiş sayılırlar. Kendi birliklerini kendi insiyatifleriyle gerçekleştirme başarısına ermek, İslami tutum ve davranışlar bakımından da, çoğalmanın, bereketli ve nitelikli yüksek bir bütünleşmeye açılmanın ön şartıdır. Bunun tersi kısırlıkla, katırlıkla sonuçlanır. (sonuçlanmaktadır da!) ( İsmet Özel - "Tehdit Değil Teklif" Kitabından: )

21 Nisan 2010 Çarşamba

"SUS PAYI HİSSEDARLIĞINDAN ÇANAK YALAYICILIĞINA!"

“Türkiye’yi Peygamberlerin varislerine düşmanlık gösterilmesini bir ilerleme yolu olarak benimsemiş insanların belirleyici kararları aldıkları bir ülke olması hasebiyle karanlığın en koyulaştığı ülke saymamız gerekiyor. Türkiye’deki son yedi-sekiz yılda yürürlüğe giren değişme sebebiyle düşünce hayatı diye bir şeyden bahsetmek imkansız hale geldi. Türkiye, tarihini defalarca inkar etmeyi marifet sayanların göbek attıkları, omuz titrettikleri, kalça salladıkları bir ülke. Onlar göbek attıkça omuz titrettikçe, kalça salladıkça üzerlerine para iliştirildiğini ve bu işleri ne çok ve ne derecede dikkat çekici tarzda yaparlarsa iliştirilen para miktarının artacağını biliyorlar. Türkiye’de Peygamberlerin varisi olmak suretiyle bir paye kazanmaktan kaçan, korkan, rahatsız olan insanlar yaşamaktadır. Bir taraf İslam düşmanlığı yaparak sermayeyle arasını uyuştururken diğer taraf İslam düşmanlarına karşı çıkmamanın sağladığı primle sermayeden lütuf bekliyor. Türkiye’de hem sermayeyle akrabalığı şeref sayanlar ve hem de sermaye tarafından taltif edilmeyi bekleyenler müştereken bir çığır açtılar. Yeni çığır sermayenin yerli veya yabancı olarak ayrıma tabi tutulmasından kaçınmaya ruhsat veriyor. Çıkarlarını güvence altına almayı Türkiye’yi boyunduruk altında tutmak isteyenlere hizmette görenlerin iktidarına itiraz etmiyoruz. Çünkü onların iktidarı vartayı atlamamızı sağlayacak. Her alanda varta atlatma telaşıyla rıza gösterilen kısa görüşlülük çözümsüzlüğün ömrünü kırk yıl, seksen yıl, iki yüz seksen yıl uzattı. Temdit neye mal oldu? Çözümsüzlüğün faturası kime çıktı? Bu sorulara cevap verecek babayiğit ortalıkta yok. Zaten Türkiye’de babayiğitliğin, her türden yiğitliğin modası geçti. Türk milletinin başına gelen belaları kendi keselerini şişkin kılacak derecedeki kara dönüştürenlerin modası geçmiyor.”(Cuma Mektuplarından; İsmet Özel-Hafizehullah)

12 Nisan 2010 Pazartesi

BİZİ ONLARDAN AYIRAN ÇİZGİ YAHUT; "BİR BİZ VARDIR BİZDE BİZDEN İÇERİ"

Elbette alenen söylenecek sözler var; ama bizim meşguliyet sahamızda güncel boyutlarda filana veya filancalara karşı olmak; filanın veya filancaların yanında olmak dert edeceğimiz derecede önem kazanmamıştır. Evet, “Cuma Mektupları” ucuz irtibatlardan arınmış bir tarzda “bizden bizedir.” Açıkçası benimle bir bağ kurmamış veya kurma niyeti taşımayan kimselerin yazdıklarımı okumalarına bir anlam veremiyorum. Tez elden bilinsin ki “Cuma Mektupları” gerçekten mektuptur ve hepsinin adresini bilmem imkan dahilinde olmayan, yüzlerini görmemiş bile olsam tanışıklığımızdan şüphe etmediğim kişilere hitaben yazılmıştır. Ne var ki okur-yazar olarak bizler, “biz buradakiler-biz bizeyken” diğerlerinin de yazılanları okumalarında bir sakınca görmüyoruz. Giderek onların da bize katılmaları ihtimaline kötü gözle bakmıyoruz. Onlar bizim kim olduğumuzu gerçekten merak ediyorlarsa elden gelen açıklamayı sunmayı yük addetmeyeceğiz. Açıklamamıza bir olumsuzluğu dile getirerek başlamak mümkündür. Biz kendimizi onlardan (herkim ise onlar) aşağıda alıntı olarak geçecek cümlenin çerçevesinde ayıranlardan değiliz. Geçen asrın 80’li yıllarında kulağa çarpan ve benim yazılı basın yoluyla muttali olduğum bir şikayet Türk tarihinde yeni bir safhanın açıldığı işaretini veriyordu. Gecekondu semtlerinden birinin sakinesinin yakınmasıydı bu: “Onlar yapınca aşk diyorlar; biz yapınca o…..luk”. Ağzından yukarıda tırnak içinde ve sansürlü bir biçimde yer alan cümlenin sadır olduğu kadın “biz” demekle ne etnik, ne ırki, ne kültürel, ne ideolojik, ne de dini bir kesimi kast etmişti. Besbelli ki o’nun “biz”i çoktan beri Türk lirasıyla ölçülmeyen muayyen bir gelir seviyesinin altında kalanları kapsıyordu. Kadının hakikaten bir “biz”i var mıydı? Aslında “Ben ve benin gibiler” demek istemişken, haklılık görüntüsü sağlamak adına, daha kolayına geldiği için “biz” deyip işin içinden sıyrılmış mıydı? Yoksa bu kadın ilk filizleri 80’li yıllarda boy atan “bir yeni oluşuma” ister istemez tanıklık etme durumunda mı kalmıştı? 80’li yıllardan itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir’de “gecekondu semti” tabiri de anlam kaymasına, anlam kaybına uğramıştır. Yeni şartlar bizi “bir dönem gecekondu semti olmuş” bölgelerden bahsetmeye icbar ediyor. Türkiye’deki her yeni oluşumun şurasından-burasından gecekondulaşmayla bir bağı mutlaka var. Gecekondu semti demek kenar mahalle demekten çok farklıdır. Türk toplum yapısının maruz kaldığı yeni demokratik oluşum topyekün asrileşmekten gayri hedef tanımayan sivil-asker-bürokrat zümrenin yabancısı olduğu yepyeni bir sosyal karakter demekti. Sonradan görmelerin sonradan görmelere tahammül edemeyişinden doğan bir tuhaf çatışmaya sahne oldu Türkiye. Cuma Mektupları vesilesiyle “biz” zamirini üstlenenlere sonradan görmelik vasfını da üstünden atanlar demek mümkündür. Yani bizim de bir tarihimiz var. Cumhuriyet ilan edildikten sonra Türkiye denilince; “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”nin hatırlanması zarureti resmi görüşün esasını teşkil ediyordu. Bir bütün olarak telakki edilmek her şeyimizdi. O günün biziyle bugünün bizinin arasında derin farklılıkların bulunduğu gözden saklanamıyor. Tarihten silinmeme istemiyle varlık kazanmış bir Türkiye eğer ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün değilse hiçbir şeydi. Üstelik bu bölünmez bütünün tahammül edebildiği ayrışım ancak dikey bölünmeleri kapsayabilirdi. Yeni bir çıkar çatışmasına işaret ederek Türk toplumunu yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ayırıma tabi tutmak ölümcül bir etki uyandırabilirdi ve hiç kimse tarafından hoşgörü ile karşılanmıyordu; ama eğer yukarıdaki bizimkiler ve aşağıdaki bizimkiler ayrımı uyarınca davranışlar sergilerseniz bunun bazılarının hoşgörüsünden yararlandığını fark edebilirdiniz. Sınıf mücadelesini anlamlı saymaya yönelik her tutum her an Türk toplumunun anlamsızlığına varacak bir gelişmeyi başlatabilirdi. Her dönemde devletçe artırılan “kaynaşmış kitle” vurgusu merkezi iktidarın ömrünü koruyuculuk özelliğiyle uzatabileceğinin açık bir göstergesiydi. Toplum hayatında merkeziyetçiliği kendi gelişmesine engel kabul eden bir “yeni oluşum” onun ancak insan öbekleri arasında “yatay bölünmeye” cevaz verecek karakter kazanmasıyla mümkün sayılabilirdi. Bizden ve onlardan bahsettiği halde her iki tarafın (bizim ve onların) merkezi iktidarla irtibatına atıfta bulunmayanların Türkiye’deki yatay bölünmenin goygoyculuğunu yapmaktan başka çareleri yoktu. Biz ve onlar arasındaki çizgi Avrupa’da toplumun içinden, Türkiye’de ise toplumun dış çeperinden geçer. Ortaçağ Avrupa’sında her feodal birim (büyük toprak sahibi, derebeyi) hükmeden ve boyun eğen ayrımını benimsemek zorundaydı. Hükmedenler kendilerine biz, boyun eğenlere de onlar demeyi uygun ve kaçınılmaz sayarlardı. Buna mukabil boyun eğenler kendilerine biz dedikleri nispette hükmedenlere de onlar demek mecburiyeti altındaydılar. Türkler Türkiye’yi onları dışarıda bırakmak ve içeride kalanın hepsine “biz” demek yoluyla kurdu. Türk toprakları “Dar’ül İslam” haline gelmekle Bizans feodalitesinin yok edildiği bir düzene kavuştu. Bütün toplumun şöyle veya böyle bizden olduğu bir düzene ancak “İslami Düzen” diyebiliyorduk. Avrupalıların milli devletleri her ne kadar “birlik” ifade etme baskısı altında idiyse de sınıf farklarının bariz ve sınıf menfaatlerinin uzlaşmaz oluşu Avrupa’nın her bölgesinde, her biriminde yatay bölünmeyi, biz ve onlar ayrımı yapmayı kolaylaştırdı. Avrupa kıtasında biz ve onlar ayrımı ister millet kavramı içinde değerlendirilsin, isterse milletler arası piyasanın bir tabiri olma vasfı kazansın her zaman, her hal ve şartta “üstlük-altlık” belirtisi gibi algılanmıştır. Bu algılama ırkçılığın çeşitli kisvelere bürünmesini, girdiği her kılıkta kabul görmesini kolaylaştırdı. Üzerinde yaşadığımız toprakların harikulade bir mahsulü olan Türk tabiatında ırkçılığın yer bulamayışı doğrudan doğruya Türklerde ki “biz” anlayışının bütün toplumu kapsayacak derecede geniş tutulması yüzündendir. Dar’ül İslam (İslam Yurdu) olmakla feodal örgütlenmeden arındırılan Türk toplumu Avrupa’nın kapitalist yapıya intibak etmesinden bire bir etkilendi. Karşılıklı etkileşim ve amansız çatışmalar neticesinde Avrupa toplumlarında milletler kapitalizmin güçlenmesini, kapitalizm milletlerin güçlenmesini intaç etti. (ortaya çıkardı) İngilizi, Fransızı, Almanı, İspanyolu, İtalyanıyla Avrupa’nın kapitalistik devlet-milletleri bütün dünyayı yağmalamakta fazlaca zorlanmadıkları halde hakimiyetlerinin pervasızlığı karşısında feodal hissiyatın tesiri altında kalmamış, kapitalist arsızlığın aşısını yememiş bir Türk buluyorlardı. Kendi aralarında “Şark Meselesi” hakkında konuşuyor ve konuşmalarının konusu olan topraklardaki hayat tarzının mübdiine (icat edilişine) “konuşulamaz Türk” diyorlardı. Çünkü onlar kendi aralarında hep biz ve onlar ayrımından türemiş bir dil vasıtasıyla anlaştılar veya aralarındaki kavga o dilin grameri sebebiyle çıktı. Bu demektir ki Avrupalılar teker teker ve hep birlikte Türk’ün İstiklal diline yabancılık duyuyor. Türk’ün istiklal dili merkezi iktidarın kendine merkezilik bahşetmiş muhiti koruma altına almasıyla doğmuştur. Olayın tartışma kaldırmayacak tarafı sonunda Türk toplumu adını alan vakıanın mayasının da, merkezinin de, muhitinin de İslam’dan ibaret olduğudur. Türk topraklarında “Biz” Müslümanlıktan başka bir şey değildir. Bizin karşısındaki onların kimler olduğu sorulduğunda görülüyor ki “Onlar” yaşama alanı, yaşama hakkı, yaşama tarzı “Biz” olanı düşman belleyenlerdir. Türk’ün istiklal dili ittihadı (birliği) gramer sayarak konuşulabilir. Patrona Halil isyanı sırasında sarayın aklına Sancak-ı Şerifi çıkarma fikrinin gelmesi bilhassa ittihat anlayışı sebebiyle manidardır. Eğer “Onlar” yani Avrupalılar hümanizm (insan severlik) yaklaşımına yeterince samimiyet katabilmiş olsalardı bize vakti zamanın da “konuşulamaz Türk” demezlerdi. Kapitalizm karşısında ülkesini bakımlı bir bahçe olarak tutmasını bilmiş biz Türklerin oluşturduğu toplum dokusunda dikkat çeken husus gerek merkezin ve gerekse muhitin kendilerine yer bulabilmek, merkezde ve muhitte kalabilmek için birbirlerine muhtaç oluşlarıdır. Yani biz Türkler merkezde olduğumuz kadar muhitte, muhitte olduğumuz kadar merkezdeyiz. Bu yüzden İslam eksen alınmak suretiyle daha işin en başında Türklerin “bizden içeri bir bizleri” tekevvün etmiştir. (oluştu) Merkez muhiti hangi tehlikeye karşı korur? Mütegalibeden (zorbalardan) gerek haksız kazanç elde etme ve gerekse her türlü keyfi uygulamada bulunma yolunda sadır olacak davranışlar karşısında muhitin güvencesi merkezdir. Muhit merkezi hangi tutumuyla güç sahibi kılmış olur? Zorbaların sebebi ve bedeli ne olursa olsun herhangi bir yabancıyla merkez aleyhine işbirliğinde bulunmasının yolunu “muhit” keser. Son yirmi yılda bu işleyişin ciddi yaralar aldığına tanıklık ediyoruz. Çünkü 80’den itibaren Türkiye’de “para görmüş ayak takımı” kapitalizmin dayatmalarının sözcülüğünü üstlenerek üst tabaka rolü oynamaya heveslenmiştir. Daha bariz bir anlatımla şunu söylemeliyiz: Para görmüş herkesin kendini sergilemeye mecbur hissettiği “ayak takımına mahsus” bir davranışlar silsilesini benimsedikçe karlı çıktığını gözlemlemesiyle oluşan kültür ortamı meşruiyet kazandı. Popüler kültür Türklerin “imanını gevretti”. Şimdi gevrek imanlı Türklerle, diğer müminler arasında su yüzüne çıkmamış bir uyuşmazlık var. Yazının başlarında “Onlar yapınca aşk oluyor…” diye söylendiğini naklettiğimiz kadın doğru söylemiyor. Çünkü Türk toplumu hala yatay bölünmeye uğramamıştır. Biz hala biz dediğimiz zaman merkez-muhit dayanışmasını anlıyoruz. Üstümüzdekilere veya altımızdakilere “onlar” demekten imtina ediyoruz. Biz hala dışta bıraktıklarımıza “onlar” demekte ısrarlıyız. Toplumun popüler kültür aracılığıyla muteber ilan ettiği alanlara gıpta ederek “Onlar yapınca aşk diyorlar…” diyen kadın düpedüz yalan söylüyor. Çünkü nasıl dünün sonradan görmelerinin aşk yapma ihtimali yok idiyse, bugünün paralı ayak takımının yaptığının aşk olma ihtimali de yok. Hem Türk varlığına en azından kültürel çapta ihanet edenler ve hem de o sözleri sarf eden kadın sansürlediğimiz kelimenin kendileri için kullanımına layıktır. Onlar dışarıda biz içerdeyiz. (Cuma Mektupları: 6’cı Kitap – İsmet ÖZEL)

4 Ocak 2010 Pazartesi

"MEYDAN OKUYORUZ;" - Necip Fazıl(Rahimehullah)

“Şüphesiz ki; bizim bunca yıldır yoğurduğumuz nesil, yüzbinlere rağmen halisleriyle bir tren katarını, en halisleriyle bir otobüsü, halisin halisi başbuğlarıyla da bir minibüsü dolduracak kadar kemiyette zayıf olsa da, maya kıymetindedir, istikametini bulmuştur; ve Allah(Azze ve Celle) izin verirse memleketin en geniş ovasını taşıracak şekilde bir gün kervanlaşmayı bilecektir. Düşmanlarımız bilsinler ki; bağırsalar da, çağırsalar da, sussalar da, dövünseler de, çatlasalar da, patlasalar da, hiç aldırmasalar da, arkalarını çevirseler de, dönüp bizi öldürseler de, külümüzü savursalar da, okşasalar da, yalvarsalar da “BÜYÜK DOĞU” ideali artık, alevin bir kav kümesini kucaklayışı gibi, Türk ruhunu en soylu nahiyesinden yakalamış ve üstün bir keyfiyet zümresinin ta can evine girip oturmuştur. Bundan böyle bizi susturmak ve yok etmek, susmayacak ve yok olmayacak olanın yanında, ormanlar yanarken bir kıvılcım peşinde koşmak kadar faydasız olur. Ormanları söndürmek için tükürük itfaiyesi göndermekse yananları ancak çıralaştırır, alevlerini arttırır.”

21 Aralık 2009 Pazartesi

"Hicri Veya Miladi Ne Farkeder?" Diyenlere;

Müslüman abdestli olmayı silahlanmak sayar. Yani, bizim böyle silahlarımız; karşı silah üretilemeyecek, onlar karşısında kendi cinsinden silah üretemedikleri silahlarımız var.
Biz Müslüman olmamız hasebiyle öyle silahlara sahibiz ki düşmanlarımız onları etkisiz kılacak karşı silah üretemiyorlar. O yüzden hep avantajlı durumdayız. Bu bilhassa hicretten beri böyle.
Halihazırda biz üstünlüklerini inkar etmiş bir toplumuz.
Bizim hicri takvimi terk etmemiz şerefimizi inkar etmemiz anlamına gelir.
Çünkü, bakın bir miladi takvim var. Milat olarak İsa Aleyhisselam’ın doğumunu… Biz İsa Aleyhisselam diyoruz ama onlara göre Tanrı’nın tarihe girişidir. Yani, normal olarak Tanrı tarihe girmiştir. ‘Bunu sıfır yılı kabul etmeyeceğiz de ne yapacağız’ diyorlar. ‘Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki biricik oğlunu oraya gönderdi.’ Bu İncil’den bir cümle. Şimdi bu …lar miladi takvim yapmışlar ondan sonra bakmışlar ki sıfır olarak kabul ettikleri yılda İsa Aleyhisselam dört yaşında.
Yani, böyle bir şey. Tetkik sonucunda ortaya çıkıyor. Böyle bir takvimi var onların. Her bakımdan başarısız bir takvim. Şu anda Gregoryan takvim kullanılıyor fakat ondan önce Juliyan takvimi kullanılırdı. Ve onu en son terk eden İngiltere ve Rusya’dır. Bu yüzden Rusya’da Kasım ayında vuku bulmuş ihtilâle “Ekim Devrimi” denir; Güney Almanya’daki “Oktober Fest” Eylül ayı içinde kutlanır.
Yani böyle ...ak bir takvim.
Biz bunu hicri takvimin yerine koyduk. Hicri takvimin üstünlüğü daha dakik olması bakımından değil Mekke’den Medine’ye hicretin sıfır kabul edilmesi yüzündendir. Ne demek?
Yani, biz Allah’a kulluğun üstünde hiçbir değerin yer almadığı hakikatini, insani değer kabul etmiş olmamızın, en belirgin, en bariz noktasını sıfır noktası kabul ediyoruz.
Hicret dediğimiz olay Resulullah’ın davasından vazgeçmemesi üzerine cereyan etmiş bir olaydır. Yani, ona Mekke’nin ileri gelen müşrikleri dediler ki: ‘Kadın istiyorsan en güzellerinden seç al, eğer servet istiyorsan aramızda toplayıp sana verelim, eğer reislik istiyorsan bundan sonra senin sözünden hiç çıkmayalım; yeter ki La İlahe İllallah Muhammed en Resulullah davasından vazgeç.’ O ne dedi: ‘Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz davamdan vazgeçmem.’ Hicret bu sebatın sonucudur. Yani Allah’a kulluğun insanın varabildiği en yüksek şey olduğunun tescilidir.
Çünkü, Mekke müşrikleri ne Mekke’de yaşamalarına ne de Medine’ye Hicret etmelerine göz yumuyorlardı. Yani, Hicret bu derece vahim bir şeydi.
Yani, biz en azından rıza göstermediğimizi, küfre boyun eğmediğimizi, küfrün hiçbir yönü itibariyle istifadeye mazhar olmadığını söyleyen bir pozisyonu aldığımızda oraya buraya saldırmamıza, şuna buna taş atmamıza lüzum yok. Sahip çıkacağımız bu hicrettir işte. Yani, Müslüman’a mahsus alandan daha kıymetli bir şey tanımamak… Müslüman’a mahsus alan Medine’de temin edildi; ama hicretin manası bundan, yani Müslüman olarak yaşamanın tecavüzden masun kılınmasından ibaret de değil, gerçi Habeşistan’a Mekke’deki zulümden rahatsız olup giden insanlara da muhacir denildi gerektiğinde; ama muhacir bilhassa Mekke’den Medine’ye gidendir.
Neden? Çünkü Mekke’den Medine’ye biz gittiysek, Mekke’yi fethetmeye gittik. Yani, biz çıkarıldığımız yere geri dönmek üzere yerimizi değiştirdik. O bakımdan Türkiye topraklarının çok önemi var. Hani ‘canım işte Batı Trakya’yı vermişler, şimdi de Hatay’ı versek ne olur’ diyenler var ya, onların söz hakkı diye bir şey yok artık. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti’nin 1939’daki sınırları esastır. Aslında millet olarak neyi içeride, neyi dışarıda bıraktığımızın ifadesini 1922 sınırları olarak da kabul edebiliriz; ama Türkiye Cumhuriyeti’nin 1939’daki sınırları Müslüman bir geleceğin güvence altına alındığı gerçek sınırlar anlamını taşır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dahilinde olmak İslami bir geleceğin imkanı dâhilinde olmamızın ispatıdır...
İstiklal Yürüyüşleri-4 / 29 Kasım 2008 – İsmet Özel

1 Kasım 2009 Pazar

"YARINKİ TÜRKİYE" Nurettin Topçu (Rh.a.)

Yarınki Türkiye'nin kurucuları;”Yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.” Yarınki Türkiye'nin kurucuları;”Millet ve cemaat uğrunda fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif sîmâda insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus-Yavuz'la birleşecek, Sinan-Âkif'e uzanacak, Ebu Hanife-Hüseyin Avni'yi tebrik edecektir. Ve onların eseri olan yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu'nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh!”

"BEKLENEN NİZAM" <İslam Tefekkürünün Genel Kurmayından;> Necip Fazıl (Rahimehullah)

“Bütün Garb alemini; Türkün ve onun ruhi idaresinde bütün Asyalıların gözüne tılsımlı bir umacı gibi görünmekten çıkaracak bir nizam… Garb alemini; (Rönesans)’dan beri sadece aklın fetih hakkını kullanmış ve eşyayı cezbetmiş bir müspet bilgiler teşekkülünden ibaret gösterecek ve başka bir tarafına inanmayacak bir nizam… Avrupalının; ruh planında taklide değer hiçbir kıymeti bulunmadığını meydana çıkaracak bir nizam… Ve mevcut garp bilgilerini maharetle aparıp onları ehliyetle Türk’e mal edecek bir nizam…” “Ruhumuzu dayadığımız Mukaddes ölçülerin hem düşmanlarına, hem de dost görünüp bu ölçüleri anlamayan ham yobaz bozuntularına hayat hakkı tanımayacak bir nizam… “Edebiyatı, fikriyatı, sinemayı, tiyatroyu, hatta ilmi bile mutlaka milli şekilde verimlendirecek bir nizam… Bunlar bir kere millileştikten sonra da onları beynelmilel çapa ulaştıracak bir nizam…” “Kerhane, meyhane, kumarhane ve bütün rezalethanelere “paydos!” diyecek bir nizam…” “Türkiye’de tek bir kahve köşesine bile izin vermeyecek ve saatte 70. milyon kilovat çapındaki milli enerjiyi tasarruf edecek bir nizam…” “Çoraptan serpuşa, harften binaya, muaşeret edebinden bütün ifade şekillerine kadar (plastik) planda şahsiyetin ne demek olduğunu meydana çıkaracak bir nizam…” “Adam öldüreni hemen öldürecek, hırsızlık edeni bir daha edemez hale getirecek; ve bütün ictimai münasebetlerinde ferde öz evinden daha emin sığınaklar gösterecek bir nizam…” “Dava adamlarının nasıl çalışacağını belirtecek; ve en büyük göz mütehassısını en şiddetli trahom(bulaşıcı göz hastalığı) mıntıkasında hayatını feda etmeye zorlarken, en büyük terbiyecinin de en hücra köyde bir jandarma erinden farksız yaşamasını sağlayacak bir nizam…” “Memlekette tek bir sahipsiz çocuk, tek serseri, tek işsiz, tek özürlü bırakmayacak ve hiç olmazsa bunları göz planından sürecek bir nizam…” “Ve nihayet halkın nefsaniyetini değil, Hakkı razı edecek ve Kurultayının büyük duvarına “HAKİMİYET HAKKINDIR!” düsturunu kazıyacak bir nizam…” “Nizamların nizamı olan düzen, iki heceli ve beş harfli bir isim taşır: İSLAM…”

"DERİN VE GERÇEK MÜSLÜMAN" Necip Fazıl (Rahimehullah)

“İslam İnkılabını, fikir planında, yalnız gerçek ve derin Müslüman temsil edebilir.” “Gerçek ve derin Müslüman nedir; gerçek ve derin Müslüman ne olmaktır? İşte bütün mesele! Bu, meselelerin meselesini şu anda toplu olarak ele alırken, onu kısım kısım çerçevelemek borcunu da yükleniyoruz.” “Gerçek ve derin Müslüman’ın üç cephesi vardır: ŞERİAT, TASAVVUF ve bunların hikmetlerine nüfuz ehliyetinde şahsi RUH VE AKIL…” “Bu cepheleri şu anda bir bütün ve terkip tamamlığı halinde mütalaa edecek olursak, hüküm şöyledir: Başta mutlak ve sabit ölçüler manzumesi Şeriat olmak üzere, her şey, alttaki üsttekine tabi olarak bu üç hakikat planını yerine getirmekten ibarettir.” “Demek ki, gerçek ve derin Müslüman, basit riyazi ifade çerçeveleri içinde her biri sonsuz sırların işareti, bütün cemiyet ve hakikat ölçülerinin anası ve mizanı olan Şeriatı, dava ve gayenin ruhu; onun batını olan Tasavvufu da, alemin ve insanlığın kemal sırrını saklayıcı hazine bilecek ve onları ruhunda çalkalayıp mayonezin yumurta, zeytinyağı ve limondan ibaret üç unsuru gibi tam bir ahenk içinde tutacaktır. “Öyle ki, baştan başa eşya ve hadiseler planına hakim ve yeryüzünü maddi-manevi bütün mevcutlarıyla kalbur içinde eleyici bir kudrete sahip, gerçek ve derin Müslüman, hikmet ve hakikatin (stratosfer) ine yükselirken, Şeriat ve Tasavvuftan ibaret sağlı ve sollu kanatlariyla, bu kanatların ortasında ileriye doğru uzanmış bir idrak ve tefahhus cihazı kafasından ibarettir. Fakat uçuran, yükselten ve erdiren birbirinin tamamlayıcısı ve gerçekleştiricisi halinde Şeraitle-tasavvuf; uçurulan, yükseltilen ve erdirilen de şahsi ruh ve akıl…” “Gerçek ve derin Müslüman, dünya ve insan kadrosunun bütün iş ve fikir muhasebesini muvazeneleştirmiş, zimmet ve matlup(talep edilen) sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla karşılıklı mizana sokmuş, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tesbit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve işaretlemiş, bu hayatın yaşanmak zahmetine değer bütün kıymetlerini tablolaştırmış, her unsurun gaye ve memuriyet sırrına ermiş, idrak ve tekevvun(yaratılma) çilesini nihai hassasiyetle doldurmuş, frenklerin (sajes) dediği nihai vecd, zarafet, huzur ve sükuna varmış; Kısaca, insan başının sümüklüböcek kafasından ayıran tek haysiyetle varoluş sırrının bütün şubelerini kahramanca kucaklamış, planlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilatlandırmış, kamil insan örneğidir. Bunun niçin böyle olduğu da, gerçek ve derin Müslüman’ın kısım kısım hüviyeti tayin edilirken görülecek, İslam İnkılabını yalnız onun temsil edebileceği anlaşılacaktır.”

"ANADOLUCULUK" Necip Fazıl (Rahimehullah)

“Anadolu… Türkün, gerçek ruh muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vatanıyla içiçe yeryüzü vatanını kurduğu büyük mana çerçevesi…” “Anadolu… Kıtalar arası tarihi hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam Asya’nın, Avrupa’ya bakan cumbası…” “Anadolu… Putların ve salibin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekün Hilale teslim eden ve onun davasını bütün dünyaya şamil bir aksiyon halinde güden asli ve asil unsur kadrosu…” “Ve nihayet Anadolu… Tarih boyunca cihanın en büyük mana ve madde imparatorluğuna dayanak vazifesini gördükten sonra, dört asırdır öksüz, mazlum, harap ve mahrum yaşayan; Bir asırdan beri de ihanetlerin en acıklısına uğrayan, derken ananevi tahammül ve tevekkülünün üstünde ruh eşkiyasının çatı kurduğuna şahit olan misilsiz çile ve işkence arsası...” “Halbuki Anadolu; Şehidler toprağı, gaziler bucağı, veliler ocağı…” “Nihayet Anadolu, her taşında bir Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği, Hakk aşıklarının yurdu ki, minareleri, evleri, rüzgarları, ırmakları, kağnıları ve kalpleri hep “Allah Allah!” sesleriyle uğuldamakta…” “Böyleyken Anadolu; Suları bile “Allah deyu deyu” akarken, tam 90. yıldır kendi iradesiyle başa geçtiğini iddia eden istismar idarelerinin esiri olmak gibi, hayal ve efsaneye sığmaz bir gözbağcılığın, hokkabazlığın zebunu…” “Anadolu’nun yine 90. yıldır beklediği, böyle bir Anadoluculuk görüşü ona; kendi kendisini, kendi ukdesini, kendi kökünü göstermeye, kendi özünü ve yemişini kıymetlendirmeye, sırlarını çözmeye ve dostlarıyla düşmanlarını tanımaya memur, büyük fikir hamlesidir.” “Suları bile “Allah deyu deyu” akan vatanın, o mukaddes emanet çerçevesinin “Harim-i İsmet” inde, Anadolu düşmanlarını boğacak şuura yükselmedikçe, bilerek veya bilmeyerek, firavunların ehramlarına taş taşıyan esirlerden farksız yaşayacaktır. “Harim-i İsmet” imize kötülüğü sokanların aynı “Harim-i İsmet” de boğulmasıyla, Anadolu’nun ve Anadolu ruhunun büsbütün boğulması arasın da ihtimal payı olarak hiçbir mesele kalmamıştır. “Olmak mı, olmamak mı; İşte bütün mesele!.” “Annelerin gittikçe unutkan, habersiz ve nebat(bitki) hayatına namzet yavrular doğurduğu ve aziz manaların gittikçe ışıkları sönük bir liman gibi arkada kaldığı bu hengamede, sahipsizliğine rağmen ulvi bir sezişle hakkı gördüğünü bir şekilde belli etmiş bulunan Anadolu, elbette ruhi istiklal kahramanını içinden fışkırtacaktır. Onu bulması için, şuna veya buna bağlanması değil, mücerret bir hasretle yanması, yeter! Sadece şuur!...” “Hasret, vuslatın yarısıdır. İste ki olsun!”

"BÜYÜK DOĞU" Necip Fazıl (Rahimehullah) - İnkişaf'dan; -

“Doğuş olmaya doğuş… Doğu olmaya Doğu… En doğrusu; Doğunun doğuşu…” “Doğudan fışkırmış, Doğunun gerçek ruhuna ermiş, onu örnekleştirmiş, nefsinde halkalamış,
Batıya doğru yürütmüş, handiyse batıyı devirecek hale gelmiş;
sonra kabuk üstü donup kalmış, yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış, ”doğurucu - yaşatıcı aşk ve çile” dairesinden kayıp çıkmış,
Hikmetini kaçırdığı şekillere incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış;
ve sonra; doğan ve gelişen batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber gerilemiş, geriledikçe gerilemiş,
bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat sukutun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, apışmış ve donmuş,
devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş,
nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş,
bir şahlanışta; kendisini yalnız mekân çerçevesinde kurtarabilmiş,
derken işin satıh ve maddede en dizginsiz “Garp taklitçiliğine” ve “öz kök alâkasızlığına” döküldüğünü görmüş,
zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.”

"İSLAM İNKILABINDA MİLLİYET GÖRÜŞÜ;" Necip Fazıl (Rahimehullah)

“İslam inkılabında milliyet görüşü; kendisini sahte milliyetçiliklerin yerine tersine; zarf değil mazruf, kab değil muhteva, madde değil ruh, mekan değil zaman işi telakki eder.” “İslam inkılabında milliyet görüşü; Türk’ü fırlak kemikler, çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor ve kaba madde planında aramaz.” “İslam inkılabında milliyet görüşü; her şeyi ana ruh vahidine bağladıktan sonra, o ruh vahidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü olarak da (daima bu kayıt altında) kendi milletini mecnuncasına sever.” “İşte Gaye -İnsan ve Ufuk- Peygamberin(s.a.v.) “Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılmaz!” mealindeki muazzam Hadisinde, dışarıdan ve ilk bakışta o kadar kolay sanılan namütenahi(sonsuz) derin manaya bir yol; ve hudut içinde hudutsuz milliyetçiliğe bir işaret!...” “İslam inkılabında milliyetçilik görüşü; Müslümanlıkla mahdut o sınırlı milliyetçiliktir ki, bu sınırın en küçük mikyasına kendisini hudutsuz ve başıboş bilen hiçbir milliyetçilik ulaşamaz, ve böyleleri bizimle uyuşamaz.” “Tıpkı Şeriate baş kesmekle, onun yasak etmediği sahalarda hudutsuz bir salahiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi, İslam inkılabının milliyetçiliği de, topyekün insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkuresinden ibarettir.” “Böylece İslam inkılabında milliyet mefkuresi, ırk, kavim ve soy ifadesiyle de Peygamberin’e(s.a.v.) layık olma cehd, gayret ve müsabakasının eseridir ki, her türlü ırk ve kavim sınırını kuşatan ve aşan Müslümanlığı incitmek yerine şad edecek; ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan sonra en ileri haklara kadar kazanıcı izinli milliyetçiliğin ta kendisi olacaktır.” “İslam inkılabında, Şeriatle hudutlu akıl, hakikatte nasıl hudutsuz aklın ta kendisiyse, yine onunla hudutlu milliyetçilik de, hakikatte hudutsuz milliyetçiliğin ta kendisidir.” “Hudut içinde hudutsuzluğa çıkmanın girift sırrından nasip almış olanlar, mücerret ve münhasır milliyetçilik alevine gaz ve fitil ahengi verecek ve onu Şeriat şişesinin içinde en ileri ışığa kavuşturacak sistemin de, derin ve gerçek Mü’min anlayışıyla İslam inkılabına bağlı milliyetçilik görüşünde olduğuna inansın!...” “Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanilik, ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir.” “Allah ve Rasulünün en çok sevdiği, yahut en çok seveceği, yahut da en çok sevmeye memur edeceği için Türk’ü sevmek, onun şahsi ve kavmi ruh hazinesini bu aşk zemininin üzerine serpiştirmek ve bütün zaman ve mekan boyunca bu ruhu geliştirmek, kalıplaştırmak, billurlaştırmak ve maddeye nakşetmekten ibaret olan üstün milliyetçilik, ruhi muhteva dışı ırk ve kavim sebebine değil, ruhi muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı o mefkuredir ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve hasislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hudut içinde hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısıdır.”

8 Eylül 2009 Salı

"TÜRK OLMAK İÇİN;" İsmet Özel (Hafizehullah)

Türk olmakla Amerikalı olmak arasındaki farkın dile getirilmesinin tam zamanıdır. Amerikalı olmak için zahmete girmeye gerek yok. Tarihte zahmet yükünü çekemeyenler Amerikalı oldu. Günümüz şartların da Amerikalı olmakla, olmak istemekle zahmetsiz galibiyet istemek müteradiftir.”Türk olmak hak edilmiş bir galibiyeti müdafaa ile mümkündür. Türk olmak için tarihte bir zahmete girilmiş ve bunun semeresi alınmıştır. Şimdi yeni bir zahmet dönemi bahis konusu değildir. Semerenin müdafaası kifayet eder.” Neden alelacele Türk ile Amerikalı farkını zikrediyoruz? Neden diğer farklar değil de illa bu fark? Çünkü bugün artık Almanlar harbi kaybettikten sonra beynelmilel ilişkileri anlamlandırmamıza el verecek bundan daha esaslı bir farkın kalmadığı gizlenemiyor. Dün gerek Türklüğü ve gerekse Amerikalılığı sosyalizm ve İslamiyet kisvesi altında gizli tutuyorlardı. Siyasete yeni bir gün doğunca, Türklük ile Amerikalılık arasındaki fark herkesin gözü önüne çıkıverdi. Gözler önündeki durumu göstermemek için devreye at gözlükleri başta olmak üzere her türlü gözlük giriyor, kafalar elle tutulup başka çevriliyor. Hasılı, Türk’ün Amerikalı’dan, Amerikalı’nın Türk’ten hangi bakımdan farklı olduğuna dair bilgiden ve dolayısıyla bu bilginin Türk hesabına nasıl bir milli menfaat doğuracağına dair bilgiden kasten uzak tutuluyoruz. Yani biz Türkler bir tuzak içinde debelenmekteyiz. Bilgilenerek bizi içine düşürdükleri tuzaktan sıyrılabiliriz. Kim bilgiye kavuşmak için acele etmezse, onun bu tembelliğinden gıdasını cehalete borçlu olduğu manasını çıkaracağız. İşlerini ya cahil cesaretiyle görüyor veya başkalarının cahil kalmasından bilistifade iş çeviriyor veyahut hayatla bilgi arasında bir irtibat kurulamayacağı fikrine sahip. Kim olursak olalım, eğer gayemiz cahil kalmak, günden güne cahilleştirmek ve namusu bölüp parçalamak değilse, millet meselesinin, harbin bitiminden, yani 1945’ten itibaren mahiyet değiştirdiğine akıl erdirmeğe mecburuz. Daha vahimi, millet meselesinin mahiyetini anlamaksızın hiçbir şeyden anlayamayız. O kadar ki fizikten bile haberdar olmamız millet meselesiyle yakından alakalıdır. Bakın, daha Alman harbi başlamadan, 1929’da; Albert Einstein şunları söylemişti: “Eğer benim izafiyet nazariyemin doğruluğunun tespiti muvaffak olursa, Almanya bana bir Alman olma hakkı tanıyacak ve Fransa benim bir dünya vatandaşı olduğumu ilan edecektir. Nazariyemin asılsızlığının ispatı halinde ise, Fransa benim bir Alman olduğumu söyleyecek ve Almanya benim bir Yahudi olduğumu ilan edecektir. Neler olmuş da bu sözler söylenmiş? Millet meselesinin mahiyetiyle bu sözlerin ilgisi ne? Kafamızda bu soruların cevapları yoksa helak olmamız yakındır. “Vakit dar olsa gerek”. Bize vakitlice hareket etmek düşüyor. Hangi hareket bizi felaha götürür? Önümüzde birçok hareket seçeneği var: Durduğumuz yerde debelenmek, sinsice sürünerek ilerlemek, emin adımlarla yürümek, koşmak. Ne tür bir hareketi benimsemişsek bununla şahsiyetimize delil olacak bir izi tayin etmişizdir. Araçlar amaçlardan bağımsız olamaz. Öncelikle işi hangi yöntemle ele alacağımızı bilmekten kaçmayalım. Yöntemimiz şu ifadede özetlenmiştir: “Olmamış olmaz; olmuş ise, olmamış olmaz.” Bundan sonra ne olacaksa, bu olan şey, daha önce olanlardan biridir. Daha önce olanlardan hangisi? Körün taşı nereye değerse mi? Hayır, asla öyle değil. Bundan sonra ne olacaksa, bizim hayra mı, şerre mi dua ettiğimizle mukayyettir (kayıtlı). “Olmamış olmaz.” Duamızı düzgün edebilmemiz için nelerin olduğunu bilmek mecburiyetindeyiz. Nelerin olduğunun tamamını bilebilir miyiz? Elbette bilebiliriz. Bilinecek şeylerin tamamı bize gerekli olan kadarıdır. Biz kimsek ve bize ne gerekiyorsa… Kim olduğumuz umurumuzda değilse ve uhdemizde dünya kadar gereksiz bilgi varsa, bizim dertliler kervanına katılmamız söz konusu değildir. Eğer dertliler kervanına katılmamışsak en büyük endişemiz “itlerin ürümesidir.” “Türk olmak” dertliler kervanında yerini almak anlamına gelir. Bu halimizle biz bizzat “dert” sayılırız. Her Türkiye düşmanının başına dert oluruz. (İ.M.D. 2009.Yılı Bülteninden;) http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/

"DÖNEKLERİ KİM İDARE EDİYOR?" Necip Fazıl (Rahimehullah)

"Bizi ne bizden olduğunu sananlar, ne de bizden olmayanlar anlayabiliyor. Bizi anlayabilmek istidadı, ancak Allah ve Resulünün sırları yolunda kafasını berhava etmiş yüksek çile ehli Müslümanlardadır.Onların da bu devirde sayısını tespit edebilmek çok zor... Korkarız ki, "kaç kişisiniz?" diye sorulsa milyonları aşkınız diye cevap verildikten sonra, "öyleyse buyrun zehirle pişmiş aşı yemeye..!" der demez, tıpkı Hacı Bayram-ı Veli'nin müritleri gibi bir buçuk kişiye inmesinler...! İşte arkamızda bu bir buçuk kişi, sivriliğine cam kırıklarıyla döşeli yolda, topuklarımızdan saçlarımıza kadar kan içinde, ilerlemeye çalışıyoruz biz..! Yürünmez yolda, anlaşılmaz dille, aşılmaz manialara rağmen mesafe aldığımızı görenler, bununla da kalmıyorlar.! Dağların ve kırların köpek, sırtlan, karga, fare, domuz ne kadar mundar hayvanı varsa üzerimize musallat ediyorlar ! Ayrıca kanuni yol bekçileri, ellerinde ceza makbuzları, memnu(yasak) mıntıkalara girmiş olmanın suçunu habire kaydedip duruyorlar.Bu kadar ile de dolmuyor çile... Arkamızdaki bir buçuk kişinin çeyreği, bizden aldığı tefekkür dersini, davaya en zıt yollara saparak , bir nevi istiklal ilanına kadar gidiyor ve İslam cephesine adeta "tavaif-i mülük"(küçük tesirsiz taifeler) manzarası veriyor ve küfür ejderhası tarafından kolayca yutulmamıza çalışıyor, asıl bu manzara karşısında cam kırıkları topuğumuzdan ciğerimize kadar batıyor, köpekler havlıyor, mukayyitler(kaydediciler) yazıyor, “DÖNEKLER ÇARK EDİYOR”; ve şu ana kadar bahsettiğimiz en korkunç zümre, bugün belki bütün cihana hakim yahudiler ve yahudilik müesseseleri, bütün şubeleriyle perde arkasından bu vaziyete bakıyor. Cam kırıklarını onlar döşetiyor, köpekleri onlar besliyor, mukayyitlere(kaydedicilere) onlar talimat veriyor, ve “DÖNEKLERİ” vasıtalı vasıtasız onlar idare ediyor... Ve biz her şeye rağmen yüz binleri aşan kadromuzla yürüyoruz.Her şeye rağmen yürüyeceğiz ve güzel isimleri arasında "GALİP" isminin sahibi olan Allah adına ve aşkına yürümekten vazgeçmeyeceğiz. Rabbim, Rabbim bize ne güzel bir yol nasip ettin ! Sırlarının ve nimetlerinin hazinesi olan saraya, elbette ki bundan daha kolay şartlarla gidilemezdi. Madem ki zorluk bu kadar müthiş, o halde tam yolun üzerindeyiz, o halde yürüyeceğiz ve erişeceğiz.! Çünkü biz her türlü bedavacılık ve lüpçülükten uzak, Senden, nimetinle mütenasip, ebedi devleti istiyoruz: O halde her çileyi çekeceğiz ve sonunda -yalnız senin dilemen şartıyla- bu devleti kazanacağız.! Mademki ızdırab bu kadar büyük, mazhariyet ve devlet de o nispette azim olacaktır."(İnşaallah’ur Rahman)

"YA (TÜRK) OL, YA ÖL!" Necip Fazıl (Rahimehullah)

Gözümüzde, nice zamandır, manevi alevler ve dumanlar içinde batan bir Türkiye vardı; ve ona 4-5 asır önceki hayatiyeti yanında o günkü veya bugünkü can çekişmesini anlatmak ve kurtuluş yolunu göstermek için dünya çapında büyük bir fikir hamlesine girişmekten daha aziz bir gaye düşünülemezdi… Velhasıl-ı kelam bu; ”Büyük Fikir Hamlesi”ne girişildi… Ne oldu?... Buz dağı erir gibi oldu ama, ortalığı çamur bastı. Öyle bir çamur ki, bul bakalım yolunu bulabilirsen… Teaddi, taarruz, hücum ve hamle, bizim gençliğimizden ziyade karşı tarafa geçti… Aş evimizin yemeklerini ancak camekanlarında seyretmekle pişirebileceklerini sananlar, bir taraftan “aceze basın” mahiyetinde davamızı helak ederken, öbür taraftan da aziz ve nazik gayeyi aksiyona dökme yolunda “partiler kurdular” ve artık belini doğrultması çok zor şekilde harcama ve alçaltma hamaratlığına giriştiler. Meydan yerini tenekeci, kalaycı, kurşuncu tarzında “ci, cı, cu” lar sardı… Sahte veliler enflasyonu önünde “Gerçek İrşad Makamının” bedeli ödenemez çapa yükseldi. “İçtihad” kelimesinin elifi üzerinde bile fikir sahibi olmayan haylazlar “müçteh-itliğe” yeltendi. İlahiyat fakültesi ve enstitüler, için için, vecdsiz ve haşyetsiz, “kısır mantığına göre fetva verici”, hususi bir mamul yetiştirmeye memur edildi. Diyanet;“rejim hürmetine” şeriat katli cinayet işlerini, Fransız ihtilalinin giyotinlerinden daha cömertçe yerine getirdi. Tasavvuf ve batın yolu aleyhtarı birtakım “vahhabilik karalamaları”, başıboşluk havası içinde kendilerine bir cereyan açma sevdasına kapıldılar. Ruhların gizli bir köşesinde, kemaline inanmadıkları şeriatı çürük kalaslarla payandalamak isteyen, böylelikle İslamı dışarıdan tamire muhtaç bir harabe kabul eden reformcular içten ve dıştan “İslam Fikriyatını” lekelemeye koyuldu. Dini yayınları “tefecilik pazarına” döndüren borsacılar peydahlandı. Saymakla, anlatmakla bitmez!... Ve bu hava içinde yokluğu bile şuurlaşmayan bir idare… Hafakanlar içinde bir millet, baskın, soygun, bozgun… Maddi ve manevi yıkım, ana-baba günü… Bu mu olmalıydı bunca yıllık çilemizin hasılası?... Bu oldu ve bunda da herhalde derin bir “Hikmet” tecelli etti… Bu Hikmet: “YA (TÜRK) OL, YA ÖL!” ihtarı…

7 Nisan 2009 Salı

CEMİYET-İ İSTİKLAL; " Biz Allah'ın İslam'la Şereflendirdiği Bir Cemaatız! Allah'ın Bahşettiği İzzetin Yerine Başka Bir Şeref İstemeyiz!"

DAVAMIZ NEDİR? “-İddianın cemaat hesabına aldığı şekle dava denir.” “İslâm’a Davet” Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olmasıyla, “Davası” ise; Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmeleriyle başlamıştır.” Hicretin İslâm takviminde sıfır noktasını teşkil etmesi bu yüzdendir. İslâm davasını dava haline getiren Müslümanların, göç etmeleri, yer değiştirmeleri değil; bulundukları yeri ellerinde tutmaktan caymayışları, yani ufuk olarak Mekke’nin fethini tayin etmeleridir. “Türklerin Türk, Türkiye’nin Türkiye olması bu ufkun içindedir.” Neden?; ”-Kostantiniyye(İstanbul) elbet fethedilecektir. O’nu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Ve O’nun ordusu ne güzel ordudur.” Hadis-i Şerifi mana-i mucibince. “Tarih sahnesinde bir yer bulmasını İslâm’a borçlu olan Türklerden başka, Araplar dahil, ikinci bir millet yoktur.” “Yerküre üzerinde vatan olma vasfını İslâm’dan alan yegâne ülke Türkiye’dir.” Nasıl Mekke’yi müşriklerin vatanı saymamız İslâm’ın inkârı anlamına gelirse, İslâm’ı inkâr etmeden Türkiye’yi de Türklerin vatanı olmaktan çıkaramayız. “Dünyada bir İslâm davası kaldıysa, bu dava Türkiye’nin “DAR’ÜL İSLAM”(İslam Yurdu) olup olmadığı davasıdır.” “Türkiye’nin bir mozaik manzarası arz ettiği doğruysa tez vakitte parçalanıp dağılacaktır.”, “Türkiye’nin varlığını devam ettirmesini isteyen herkes onun yekpare bir beton kütlesi-TEK MİLLET- manzarası arz etmesini sağlayan işin içine girmelidir.”, ”Herkes bu çerçeveyi esas alarak vatan haini olup olmadığını kendine sorsun.” “Vatana ihanet hususu tamamıyla itikada taalluk eden bir husustur.” Yazdığımız son cümlenin taşıdığı hükmü hiçbir hainin tasdik etmeyeceğini biliyoruz. Çanakkale şehitleri için;”BEDR’İN ASLANLARI GİBİ ŞANLI İDİ” boşuna söylenmiş bir söz değildir. O kadar değildir ki; “TÜRKİYE’NİN İSTİKLALİ ALEYHİNE İŞLENEN HER CÜRÜM İSLAMİYET ALEYHİNE İŞLENMİŞ SAYILIR.”, “Türkiye’de Müslüman’ım diye ortaya çıkan insanların tutumları hiçbir bakımdan bizlere şevk vermiyor.” ”Aradığını bulamamak çabalamaktan geri durmaya sebep olmayacak.” Hiç hatırdan çıkarmamak gerek; “İBRAHİM ALEYHİSSELAM TEK BAŞINA BİR MİLLETTİ. TEK BAŞINA BİR ŞEY OLAMAYANIN İÇİNDE YER ALDIĞI GÜRUH DOLAYISIYLA BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ HİÇ YOKTUR.” Selam ve Dua ile… CEMİYET-İ İSTİKLAL ADINA; Mekke-i Mükerreme 26.Zi’l-ka’de.1429 (24.Kasım.2008)

"İLLA DİRİLİŞ..." / M. Said Yakut

Aradığını bulmak için kendini kaybetmeye başlayan bir toplum hiç/yok gibidir. “Hiç” “yok”tan iyidir kifayetiyle, varoluş gerçeklerini nihilizme(hiçciliğe) zımbalayan bir toplum ilah’ını aradığı karanlıklarda yitip gider. Kendi miracına tırmanırken bile kullandığı basamakları hep zirvede kalacakmış gibi bir bir kırarak yükselir. Düşerken ihtiyacı olan ayaklarını uçmak için takındığı kanatlarına kurban eder. Belki iyi ve yüksek uçarlar ama düşmeyi asla beceremezler. Çakılırlar…Bütün yıldızların kendisinde parıldadığını savunan bir toplum, belirsiz korkular yaratan zifiri karanlıklarla örtünmüş demektir.
Sanrılara karşı ruhuna diz çöktüren bir toplum…
Uyandığında iki elini kendini boğmak üzere boğazında kenetlenmiş bulan bir toplum…
Ruhunu ve beynini zehirli sülüklerle aşındıran, “yok” olma korkusuyla “var”lığını “hiç”likle bütünleştiren bir toplum…
Hiç yok’tan iyi bir toplum.
Kendi cerahatinden ürettiği larvaları, Allah’ın (Müntakim-intikam alıcı)sıfatını zorlayan bir intikam hissiyle ejderhalara dönüştürerek gördüğü her karaltıyı düşman bilen bir toplum sadece korku üretir.
Korkusundan asamadığı düşmanına karşı elinde ilmeklenmiş iple dolaşan ayartıcı cellâtların yaltaklandığı karanlıklar, bütün yıldızları sefalet çukuruna süpürerek söndürüyor.
Ruhu terbiyesizleştiren, aklı sersefil haşereliklerle aşındıran, bedeni işaret hayvanlarına özendirerek aşağılaştıran, meyvesi olduğu ağacın köküne zehir damlatarak darağacına dönüştüren, kuduz salyalı saldırganlıklarla korkuyla şecaat arz eden ruh ayartıcılarının, aya karşı uluması ayın aydınlığından duyduğu rahatsızlıktandır.
Hilalin bir tırpan gibi bilenip başları biçmeye başladığı bir toplumda tarih, azametli günlere dönüş için kendini asla tekrarlamaz.
Bir çıbanın etrafını kaşımaktan duyulan hazzın yarattığı histeri, onu kaşıyan ellerde patlayıp kangrene dönüşünce, cinnet ve çıldırılar iktidar olur.
Birkaç sözcükten kurulmuş beş tümceyle iktidara talip olanların peşinden koşan bütün ruhlar hastalıklıdır. “Hiç”tir.
Düşmanını ararken kendini kaybeden ve yüzünde beliren ifadeyle en yırtıcısından daha da hayvanlaşabilen, ruhunu karanlık dehlizlerde bırakarak ateş böceklerinin kırpışmasını sökün sökün düşman meşalesi zanneden, ruhları köleleştirip aklı kinle ziyan eden bir toplumun kökünden dallarına uzayan bütün damarları çatlamıştır.
Böyle bir toplum nereye gidebilir?
Bir soran olur mu acaba “nereye bu gidiş” diye.
Şeyhlerin, müritlerin, mürşitlerin tek(ke)linde din, çoban yetiştirmekten çok koyun gütme mesleği olarak tebliğ ediliyorsa, partilerin, başkanların, liderlerin elindeki siyaset, milleti koyunlaştırma mesleği olarak icra ediliyorsa, patronların, kompradorların ve sömürücülerin elindeki para bu koyunları kurban olarak satın alma gücüne dönüşüyorsa, öğretmen, eğitmen, profesörlerin elindeki bilgi iyi kurban yetiştirmeyi amaçlıyorsa kimsenin kendisine dair bir sözü kalmamıştır.
Son sözü Allah söyler.
Aradığı ne varsa kendi kalbindedir insanın. İlah’ı ve şeytanı. İnkarı ve imanı. İtirafı ve bühtanı(iftirası).
Gittikçe küstahlaşan, birinin intikam adına canavarlaştığı, diğerinin ona nispetle kurbanlaştığı liderler siyaseti köle ruhların üzerindeki pazarlıklarla kızışıyor. Taraf olanlar birini diğerine, hiç yoktan iyidir tercihiyle “hiç”liği, tarafsız kalanlar da “yok” olmayı başka bir varlık hesabına dönüştürmeden tercih ediyorlar.
Cellat yaklaşmadan boynunu uzatanlar, celladın işini kolaylaştıranlardır.
Uyanmak için illa uyumuş olmak gerekmiyorsa, yeni bir diriliş için ölmeyi beklemek de gerekmiyor.
Geçmişiyle iftihar edenler, bugünüyle ar edecek kadar namuslu değillerse sövün geçmişlerine…
Çıbanın etrafını kaşımaktan haz duyanlar, elleri irinle bulanık, kanla kirlidir.
İlla diriliş…

16 Mart 2009 Pazartesi

"TÜRKİYE'DE KİM, NEREDEN NEREYE GELDİ?" İsmet Özel

Türkiye’de kim, nereden nereye geldi? Modernlik öncesine uzanmadan da bu soruya cevap vermek mümkündür. 1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. Bir yeni dönemden, Türkiye’nin sistem içinde az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. Bilhassa o tarihten sonra ülkemizde “az gelişmiş ülke aydınları” zuhur etti. Onlara “münevver” denirdi. Münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden Türkiye “az gelişmiş aydınlar ülkesi” haline geldi. Okur yazarların omuzları üzerinde Türkiye’ye dünya sistemi içinde yer açan “uhuvvet” reformları yükseldi. Enverland’a Enver İmlâsı geldi. Neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. “Taraflar vardı; tarafların birbiri arasında Türkiye’yle irtibatları bakımından fark yoktu.” “Benden sonra tufan” anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. Hayır, öyle yapmadılar. Hepsi, “batan geminin mallarına müşteri bulmakla” meşgul oldu. Anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 Eylül 1980 askerî darbesi Türkiye’de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi. Turgut Özal’ın yanında Turhan Feyzioğlu’nun artık esamesi okunmayacaktır. Çeyrek asır var ki Türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü “Lumpen Intelligentsia”(batı özentisi güruh) yakıtıyla sağlanabiliyor. Sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak “yetiştirdiği” bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, “samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil.” Okur-yazar takımı “kendi etti, kendi buldu,” derseniz, yanıldınız. “Ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun?” Aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. Bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. Çünkü değişim için gerekli gizli güç takipçilerdedir. “İbreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi.” Tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi “söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi.” Türkiye’de reformların tepeden inme olduğu söylenmiştir; tepeden inmeyen reform da varmış gibi... “Bize lâzım olan kimin kimi tepelediği hususunda teyakkuzdur.” Türkiye’de çok kısa zamanda neyin tepeden indiği değerini kaybetti, “tek değerli şey kimin tepeye çıktığı oluverdi.” OYAK aldı başını gitti; MEYAK kesintileri iade edildi. Süreç içinde ülkemiz hakim bir pozisyon elde edebilmek için gereken her şeyi yapmaya hazır insanlarla tıka-basa doldu ve taştı. “Türkiye’de bir ürün olarak eleştiri göremezsiniz.” “Türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz.” Yerküre üzerinde; “Türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir.” Normal olmayan bir tarzda ilerlemesine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. “Başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, Türkiye’de muvafakat açar.” Bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa Türkiye’nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. Söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için Türkiye’de gerçekler “malı götürenlerin” işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür. Bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini “üstün nitelikten kaçma” suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur. Artık onlar “hasm-ı câlî”(sahte düşman) terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. Takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. “Takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir.” Böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum. Hangi nitelikte insanlara seslenmek için zahmete girdiğimi bilmemenin sıkıntısı altındayım.Artık, yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler “boş bir gevezelik” olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur. Yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. Beteri de gecikmedi: Bir zamanların takipçileri “kendilerine duydukları saygıyı” kaybettiler. Nicedir yazı dünyasına “tribünlere oynamak” tavrı hükmediyor. Bu furya beni de sürüklesin mi? Ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, “Türkiye’nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın” ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim. Yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum. “Nasıl adamın içine kapatıldığı parmaklıklara âşık olması, onu mahkûmiyetten kurtarmazsa, Türkiye’ye Türk milletinin esaretinden gayet memnun çevrelerin el koyması da Türkleri esir bir millet olmaktan çıkarmayacaktır.” Çoğunluğun lisân-ı hâl ile bana “Canım, âlemde bir esir biz miyiz ki, bunu kendine dert ediyorsun?” diye sorduğunu bilmez değilim. “Bilmek istediğim azınlıkta kalsa bile, bir avuç insanın esareti sona erdirme kararında ısrar edip etmediğidir.” Büyük merakım budur. Dikkat etmediniz mi, bu ülkede insanlar birbirlerine “Türkiye için senden bir beklediğimiz var” demekten çok uzaktadır. Çoğunluk benim dert ortağım değil. Çoğunluk sırça köşkte oturuyor. Mekânlarının küçücük bir taşla mahvolacağı korkusuyla yaşıyor hepsi. Mümkünse kimseye sataşmadan nasıl mesafe kat edebilirim derdinin şaşkına çevirdiği insanların kendilerini “normal” saydıkları bir âlem içindeyiz. Batılılaşmayı yükseliş gibi algılayan bir Türkiye’de hangi alanda, hangi düzeyde olursa olsun batılılardan herhangi birinin “bayiliğini kapmak” kârlı bir ticaret olageldi. Türk milleti kuvveden fiile “Türkçe ezanla” geçmiş siyasi bir programın yükünü hâlâ üzerinden atamamıştır. Milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi Türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır. (Murat Belge’nin Şahitliği Caiz Değil – yazısından alınmıştır) merdivenşiir dergisi- Eylül-Ekim 2006- Sayı:10
Kaynak: http://www.ismetozel.org/

"İSMET ÖZEL NEDEN ÖZEL BİRİDİR?" Cahid Öz - cemaat.com

Türkiye’deki İslami hareket onu anlamamış mıdır? İsmet Özel kendini anlatamamış mıdır? Veya İsmet Özel’in böyle bir sorunu hiç olmuş mudur? Şüphesiz bu ve benzeri sorulara, İsmet Özel okurları, onun eserlerinde değişik şekillerde cevap bulmuştur. Meselemiz aslında bu değil.
İsmet Özel’in okurları (onu anlayamayanlar bile) onu neden sevmiş, ona neden her zaman saygı duymuştur? Son eseri “Çenebazlık”ı okurken bir daha düşündüm bu sorunun cevabını. Aslında yıllardır bildiğim bir cevabın giderek daha da netleştiğini gördüm. Halkın Dostları dergisinde Ahmed Arif’e cevaben yazdığı bir yazıda bakın neler diyor üstat:
“Ahmed Arif ilk sayımızda yer alan bildiriye imza atmaktan çekindiğimi söylemeyi nedense gerekli görmüş. Açık sözlülükten, giderek dürüstlükten uzaklık anlamını içerebilen bu ağır suçlama, dilerim ki bir dil sürçmesidir. Önce, derginin kurucuları bellidir. Bir derginin çıkış bildirisinin de kurucuları tarafından imzalanmış olduğunun keşfedilmesi güç olmasa gerek.(…) Hiç yoktan korkaklık ya da içtensizlik suçlamasına girişmek yoldaşça bir tutum değildir. (…) Halkın Dostları’nın “inkârcılığı” dillere destan olduğuna göre bu yazarların tavırları ancak “restimizi görmek” biçiminde yorumlanabilir. Bana kalırsa “As”lar beş tanedir, ama ayakkabısından kâğıt çekenin kim olduğunu zaman gösterecek.”
Bu satırlar, 1971 yılında yazılmış. Yani üstat yirmi yedi yaşlarındadır. Yirmi yedi yaşında bir gencin, dönemin en önemli şairlerine karşı duruşu, biçimi, özgüveni sizce de dikkat çekici değil mi?
Peki, ne anlatmaya çalışıyorum?
İsmet Özel bu ülkenin Müslümanlarına her şeyden önce “güven duygusu” aşılamıştır bence. Bakın şu mısralara:
“Ağlamadandillerim dolaşmadanyumruğum çözülmeden gecenin karşısındaşafaktan utanmayıp utandırmadan aşkıüzerime yüreğimden başka muska takmadankonuşmak istiyorum.” Bu mısralar yıllardır niçin yüreğimize iliştirilmiş bir muska gibi dilimizdedir? Ben bunun şiirde bulunan, yıllardır arayıp da bulamadığımız özgüven duygusu olarak değerlendiriyorum. Hani ona kendini beğenmiş, burnu havada, muhatabını önemsemeyen tavırları var, diyorlar ya. Anlatmak istediğim tam da bu işte. O bize “Ey Müslümanlığı (Türklüğü) dert edinen insanlar siz de biraz benim gibi olun” diyor belki de. Politikacısından iş adamına, öğretmeninden doktoruna “İslamcıyım” diyen insanların alnındaki suçluluk (?) duygusu zamanla nasıl da iğrenç bir aşağılık duygusuna dönüşmektedir. Suçluluk ve savunma psikolojisiyle nasıl da en büyük imkânımız olan “İmanımızdan” utanır hale geliyoruz, değil mi?
“Türküm ama Müslüman değilim” diyen adam, gözlem altına alınması gereken bir insandır. Bunun aklî dengesi yoktur. Ama “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim.” diyebilirdi. “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim dediği zaman, benim arkamda Irak’ı işgal eden kuvvetler var.” demiş olur.” İşte her Müslüman’ın cesur bir dille ifade etmesi gereken keskin gerçekler…Peki, Türkiyeli Müslümanlar, İsmet Özel’i anlayamamış mıdır? Yıllardır hep konuşulan bir mevzu. Bu düşünceye katılmadığımı da açık ve kesin bir dille ifade etmek isterim. İsmet Özel’in çığlığı büyük bir boşlukta yankılanmaktadır. Bu çığlığı, elbette bir gün hepimiz ilk günkü tizliğiyle duyacağız.

7 Şubat 2009 Cumartesi

"SEÇMECİLİK"

Felsefenin bir kavramı olarak “seçmecilik”; çeşitli düşünce sistemlerinden beğendiğini, en iyi olduğuna inandığı tezleri alarak, bunları uzlaşabildikleri nispette uzlaştırarak yeni bir sistem kurma gayretine verilen isim. Çeşitli düşünce akımlarının İslam içinde eritilmesi biçiminde ortaya çıkan seçmecilik göründüğü kadarıyla İslam’ın düşünce hayatında ve günlük hayatta “mutlak hakimiyetine” bir engel, bir ayak bağı olabilecek özellikleri bünyesinde taşımaktadır. Çünkü seçmecilik Mü’minlerin başka düşünce sistemlerinin meseleyi ele alış tarzları içinde dahi mümkün kalabilmeleri gibi garip bir durum ortaya çıkarmakta, bunun yanı sıra İslam düşüncesi içinde İslam dışı bazı kıstasların sağlam kabul edilebilmelerini kolaylaştırmaktadır. İslam ile herhangi bir düşünce sisteminin teması kaçınılmaz bir seçmeciliğe mi götürür? Elbette, hayır. Dikkat edilecek nokta İslam düşünürünün başka sistemler karşısında “aşağılık duygusuna” kapılıp kapılmayışıdır. İbn Rüşd örneği oldukça manidardır. Aslında fakih ve İslam çevresindeki ilimlerin üstadı olan İbn Rüşd, felsefe alanındaki bilgisizliğinden doğan bir telaşa, belki de utanca kapılmıştır. Kendi durumuna duyduğu tepkiyle felsefenin aşırı bir savunucusu olmaya koyulmuş ve Aristo’yu bir Müslüman düşünce adamına yakışmayacak ölçüde gözünde büyütmüştür. Çağımızda da batı medeniyetinin rönesans’la birlikte birden hız kazanan felsefi eğilimi iktisadi, teknik ve siyasi gücün yedeğinde öyle bir hakimiyete sahip oldu ki birçok Müslüman yazar batı düşüncesinin nüfuz ve itibarından faydalanmayı bir ihtiyaç olarak hisseti. Bu ihtiyacın uzantısı olarak çeşit çeşit seçmecilikle karşılaştık. Bugüne kadar ortaya çıkan ve belki bundan sonra da rastlayacağımız seçmeci ve telifçi tutumların sahipleri bize öyle geliyor ki, “İslam düsturlarının mutlak hakimiyetine” karşı güvensizlik duygularını içinde barındıran düşünür ve yazarlardır. Çıkış yolunu İslam ile bir başka düşünce sisteminin uzlaşmasında görmenin sebebi herhalde budur. Seçmecinin aşağılık duygusu “İslam’ın kapsayıcı vasfını” anlayamamaktan doğar. Kapsayıcılık anlaşılmayınca da düşünce adamının kendi aklına güveni ön plana çıkıyor. Bu güven içinde öteki düşünce sistemlerinin “akla uygun yönlerini” İslam’a yamamak ve böylece güya onu daha kabule şayan hale getirmek endişesi doğuyor. Şimdilik belirtmeyi gerekli gördüğümüz, günümüz şartları içinde seçmeciliği bir yana bırakmanın ve hatta onunla hesaplaşmaya girişmenin mecburiyetidir. Bir düşünce adamı İslam’ın dünya görüşünü “tam ve aslına uygun” bir tarzda kavrayabilirse onun diğer bütün hususlarda İslam’a bağlılığı artacaktır. Çünkü toplumun yalnızca “İslam düsturlarıyla” düzenlenebileceği konusundaki kesin inanç herkesi uydurma çarelerden uzak tutacaktır. Seçmecilik üzerinde dikkatle durmak gerek. Bu konu göründüğünden de önemli sonuçları beraberinde sürüklüyor çünkü. Seçmeciliğin düşünce planında ne kadar saptırıcı bir rol oynadığını kabul etmek zorundayız. Günlük hayata yansıyan şekliyle de seçmecilik Müslümanca bir hayat özleminin “ölümüne açılan bir kapı” görünümündedir. İslami olmayan bir yaşam biçimiyle İslam prensiplerini uzlaştırma gayreti, bana kalırsa “iman zaafının” bir bahanesi bile olabilir. Şöyle ki, inanç seçmecinin indinde vazgeçemediği bir duygu olarak kalır ama “hal ve şartların hakimiyetini” ruhunda ezici bir biçimde duyar. Bilhassa batı medeniyetinin İslam ülkelerine baskıda bulunduğu dönemlerde yaygınlık kazanan ve hala kurtulamadığımız bir hastalık kemirmektedir zihinlerimizi: Batı’nın maddi, yani teknik gücü karşısında yılgınlık. Bu yılgınlık çıkış yolu arayan birçok düşünce adamına şöyle bir çözümü ilham etmiştir: Çağın (yani batı’nın) maddi gücünün esası olan teknolojiyi benimseyelim ama onun ahlaki ve fikri değerlerini kendimizden uzak tutalım. Bu konuda Japonya örneği de dillere pelesenk edilmiştir. İlk bakışta son derece yerinde bir çözüm yolu gibi görünen ve birçok insanın samimiyetle gerçekleşeceğine bel bağladıkları bu yaklaşım aslında meseleyi hiç anlamamaktan doğan bir ifadedir. Seçmeciliği günlük hayatımıza hakim kılmaktan başka bir işe yaramayan ve aslında bizi bugün yaşadığımız rezilane durumun pek uzağına götürmeyecek bir çözüm. İslam değerlerinin çağımız bilim ve teknik kafasıyla birleşip beraber yaşayacağını ummak bir avuntudan ibarettir. Çünkü günümüze hakim olan bilim ve teknik, batı’da belli bir dönemde belirmiş bir kafa yapısının uzantısıdır, belli bir toplumsal yapının sinesinde gelişmiş, vasıfları İslam’a taban tabana zıt bir sınıf eliyle gücünü dünya ölçüsünde yaymıştır. Bilimin ilerlemesi bilime has özelliklerden değil, o bilim görüşünden en çok faydalanan insanlar yüzündendir. Bu yüzdendir ki bugünkü hayatı biçimlendiren teknik teçhizat değil, o teknik teçhizatın ortaya çıkmasına ve bazı insanların kar ve kuvvet sağlamasına yol açan müesseselerdir. İmdi, Müslümanlar hem o müesseseleri reddedip hem de o müesseselerin ürünü olan teknik ve bilimsel yapıyı nasıl kendi hayatlarına adapte edeceklerdir? Açıkça ve şuurla kavramamız gereken nokta “batı’nın inancı, felsefesi, bilimi ve tekniğiyle” bir bütün olduğu ve reddedilecekse tümden, kabul edilecekse yine tümden kabul edilmesi gerekeceğidir. Yani ne yapalım, diyecektir bazıları, adam atom reaktörleriyle dev bir endüstriyi harekete geçirmişken, bunca uydu ile dünyanın çevresini saracak bir teknoloji geliştirmişken biz savunmasız, güçsüz maddi teçhizatı batı’nınkinden geri bir “İslam Devleti’ni” nasıl ayakta tutabiliriz? Bu tekniği onlardan almayalım mı? Her şeyden önce şunu kafamızda iyi tutalım ki bir İslam Devleti’nin söz konusu edilebilmesi için Müslümanların birçok önemli imtihanı başarıyla vermiş olmaları gerekir. Bu imtihanlarda başarılı olmak da teknolojik üstünlüğü gerektirmeyecektir. Müslümanların tek tek ve topluca kendi kalitelerini yani “İslam’a has kalitelerini” geliştirmiş olmaları gerekecektir. Bütün bu çabaların sonunda varılacak “İslam Devleti” veya herhangi bir “İslami toplum yapısı” kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır. “İslami mücadele peşin bir uzlaşmanın uzantısı olarak yürütülmemelidir.” Batı’nın bilimsel kapasitesinin üstünlüğünü kabul ederek girişilecek savaş bizi nereye kadar götürebilir? Hem sonra “senin tekniğin üstün ve iyi, benimse inancım üstün ve iyi” diyebilecek kadar saçmalamamız mümkün mü? Esas meselemiz “her yönüyle Müslümanca bir hayatı” göze alıp sonuna kadar götürebilecek “inanç kuvvetini” elde bulundurmamızdır. ( Üç Mesele'den – İsmet ÖZEL )