5 Temmuz 2010 Pazartesi

"CİNNET SINIRI"

İmam-ı Rabbani, Mektubat’ında (Cilt 1. Mektup 163) şöyle bir söze yer veriyor: “Her biriniz, cinnet sınırına varmadan Müslümanlığa varamaz”. Devamla bu sözün yorumunu şu ifadelerde buluyoruz: “Burada cinnet sınırından maksat şudur: İslam’ı yüceltmek ve Müslümanlara hizmet yolunda, şahsi menfaat ve zararına aldırmamak, elde ettiğine veya elden kaçırdığına tınmamak.” Bu sözün ve yorumunun İslam’ı ters anlatmakta ısrar eden çağımızda ve din kavramını karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz bir vakıa haline getirme gayreti içinde olan çağdaşlarımız katında yeniden anlaşılması gerekli. Çünkü bugün insanların yapıp ettikleri dinin özünden uzaklaştıkça herkes tarafından kabul gören özelliktedir. İnsanların Allah’a değil de paraya, kuvvete, ülkülere, elinde imkan bulunduranlara, düşünce adamlarına, şehvete, kendi tasavvurlarına taptıkları bir ortamda Kur’an ve Sünnet yolunun hayatımızı düzenlemede yegane unsur olduğunu öne sürmek, bununla yetinmeyip kendi yaşama düzenimizi Vahy’in getirdikleri ve gerektirdikleri doğrultusunda, ondan hiç ayrılmaksızın kurmak yönündeki düşünce ve tavırlar tuhaf, yadırgatıcı, normal dışı görülecektir. Yalnız Allah’a kullukta ısrar eden insanlara anormal oldukları gözüyle bakılacaktır. Onlara “cinnet sınırında” diyebiliriz. Kendi “uyumlu” hayatımız içinden onları tedirginlik veren “uyumsuzlar” olarak görebiliriz. Fakat, bu cinnet sınırına varmış, intibaksız kişilerin Müslümanca tavırları ayakları yaşadıkları topraklara basabilen, hayatın içinde yer eden tavırlar haline gelir gelmez, mevzi bile kalsalar kafirlerin, müşrik ve münafıkların en korktukları durumdur. Ama günümüzdeki en korkunç durum doğru çizgideki Müslümanların kafirler karşısında kaldıkları durumlar değil, Müslüman camia içinde sahip oldukları veya olmaları muhtemel yerdir. Eğer bir Müslüman kendi kavrayış alanını cinnet sınırına kadar uzatabilmek gücünü göstermişse, bunun başka Müslümanlar tarafından da rahatlık ve sevecenlikle kabul edileceğini iddia etmekten oldukça uzağız. Biliyoruz ki, İslam’ın hayattan sökülüp atıldığı bir ortamda tek tek bazı Müslümanlar (derece derece belki hepimiz) şartlara göre şekil almayı kendileri için haklı ve yerinde kabul edebilirler. Bunun ilk ağızda kınanacak bir tavır olduğunu sanmıyorum. Lakin kınanması gereken bu tavırlarını empoze etme çabalarıdır. Bir kimse Müslüman olmayı kişisel inancını içinde muhafaza etmek, şekli ibadetleri boyutu içinde bir tür kabuğuna çekilmek tarzında anlıyorsa buna kimsenin diyeceği olmaz, olmamalıdır. Ama bu tavrını bir kural olarak başkasına kabul ettirme çabası zorbaca bir tutumdur. Üstelik bu insanın kendi görüşleriyle de çelişik bir durum doğurur. Çünkü kendisi için seçtiği yolun dışına çıkmadan kimseyi kendi gibi olmaya zorlayamayacaktır. Din’i kabuğuna çekilme olarak değil de, tam tersine sosyal alanda etkin bir faaliyet olarak anlayanlar da “cinnet sınırı” seviyesinde Müslümanlaşmış birini anlamakta, ona sevecenlik göstermekte başarısız kalabilirler. Çünkü onlar da kendi seçmelerini kabul ettirme çabasını göstermekten geri durmayacaklardır. Cinnet sınırını göze alarak Müslümanlaşmış bir kimse Müslümanlığı toplumsal faaliyet biçiminde gören kimsenin strateji ve taktik hesapları içinde yer alamayacaktır çünkü: Cinnet kelimesinin günümüz ortamında çılgınlık anlamının dışında daha çok bir ruhi bunalım, ruh yapısının baskılar altında çırpınması gibi çağrışımlara (tedailere) açık olduğunu biliyoruz. Müslümanın cinnet sınırına varması elbette bir şaşkınlık ve çaresizlik belirtisi olmaktan uzakta bir anlam yüklüdür. Burada sözünü ettiğimiz cinnet belli ki yalnızca hakk olanı söyleme ve yapma gözüpekliğidir. Bu söz ve tavırlar “cinnet” olarak anlaşılıyorsa, bunun sebebi yaşadığımız hayat içinde haramın helal, helalin haram gibi görülmesi yüzündendir. “Cinnet sınırı: kokuşmuş-bozulmuş bir hayatta huzur bulabilecek kadar salim kafalı olan, yani cinnetten uzak bulunan kimselerin ahlaki yapılarını aşma sınırıdır.” ( İsmet Özel – Bakanlar Ve Görenler Kitabından; )