“Türklük her zaman tarihi bir roldü; bir ırk değildi, bir kültür değildi, bir yaşam tarzı değildi. Bir tarihi rol, yani İslam bayraktarlığının, kafirle çatışmayı göze almanın tebeyyün ettirdiği (meydana çıkardığı) bir unsur idi. Türklük bir kavim olarak başlamış bir şey değildir. Türklük bir isim değildir, Türklük bir sıfattır. Müslümanlık içinde vasıf, nitelik ve karakter üstünlüğünün belirginleştirdiği bir mekandır. Türkler bütün varlıklarını İslam’a borçlu olduğu için, (sadece Türkler) İslam’ı kendi ezberlerine tahvil etmediler (çevirmediler, dönüştürmediler). Yani Türk bütün ezberlerini ve direktiflerini Kur’an’dan ve Sünnet-i Seniyye’den alandır. Bir insan Müslüman’ım diyorsa iki ihtimal vardır; bu adam ya Türk’tür, ya münafıktır. Çünkü münafıklık imanla değil, zahiri bir şekilde inandık demekle var olan bir şey. Türklük ise zaten başka bir yolu ve mümkünatı olmadığı için olunan bir şeydir.”
“Bize İslam’ın ne olduğuna dair tatlı yalanlar söylediler ve biz de yalanların tadına bayıldık. Hayatımızın deveranı konusunda bize söylenen tatlı yalanların hepsini hakikat kabul ediyoruz. Yani bize acı yalan söylemiyorlar, tatlı yalan söylüyorlar. Bu bizim İslam’ı anlamamıza mani olan bir ruhi durum. Tabiatıyla Türklüğü anlamamıza da mani oluyor bu ruh hali. Biz İslam’ı anlamadığımız kadar Türklüğü de anlamıyoruz, İslam’a uzak düştüğümüz kadar Türklüğe de uzak düşüyoruz. İslam’a ne kadar yakınsak Türklüğe de o kadar yakınız. Ama dediğim gibi bunu biz anlayamıyoruz. Bize başka bir şekilde yolun kenarına dikenli çalı dikildiğine dair (Nasreddin Hoca’nın -borcu olan adama- borcunu ödeyeceğine dair asılsız vaadine atfen;) bir yalan söyleniyor ve bu yalanın sonuç verici bir şey olduğuna bel bağlamamız sebebi ile İslam’ın aslına uzak duruyoruz. Ve yaptığımız ettiğimiz şeylerle İslam’la, İslam Peygamberi ile ve Allah’la savaşıyoruz. Haşa biz öyle şeyler yapmıyoruz diyeceksiniz ama -bu hayata intibak ettiğimiz ölçüde- bunları yapıyoruz.”
“İslam düzeni olmadan İslami hayat olmaz. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fanteziden ibarettir, hesap gününde hiç işe yaramaz. Ben de Müslüman’dım ağabey, diyemezsin kimseye. Bir Müslüman’ın ufkunda eğer İslam düzeni yoksa o adamın imani ve itikadi tamamlanmışlığından bahsedilemez. Bu adamın İslam düzeni için neleri başardığı önemli değildir ama istikametinin bu olduğunun bilinmesi şarttır. Birçok Müslüman bunu bilerek ama bu uğurda hiçbir şey yapmayarak Müslüman olarak öldü. Bunu bilmeleri kafi idi. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fasaryadır. Biz bu toprakları Müslüman kalmamızın mukabili olarak vatanlaştırdık. Türkiye ahiretin tarlasıdır. Ahireti için azık devşirmekten gayrı bir amacın peşinde koşmayanların vatan kıldıkları tek yer Türkiye’dir. Kim Türkiye için ne yaptıysa ahirette onu görecektir.”
“Türksüz İslam, mümessilsiz kalmış İslam’dır. Türkler her zaman İslam’ın Mümessili (vasıf ve niteliği farklı) olmuşlardır, temsilci değil. Mesela sınıfın mümessili olur, sınıfı temsil etmez ki o. O sınıfın mümessilidir, o sınıf hakkında her şey ondan öğrenilir ve o sınıfa bir şey onun eli ile yaptırılır. Yani o, o sınıfı temsil etmez, hatta o sınıfın özelliklerini de (karakterini de) taşımaz. Derler ki, “Bu mazarrat bir sınıf, filancayı mümessil yapalım, o çocuk onların hakkından gelir.” Yani temsil etmez mümessil, mümessil o sınıfın icabına bakar. Türkler İslam’ın mümessili oldular bu bakımdan. Türksüz İslam da işte mümessilsiz kalmış bir İslam’dır. Mümessil yok, sınıf istediğini yapıyor.”
“Türksüz İslam genel olarak kafirlerin, özel olarak münafıkların tüm sermayesidir. Yani Türksüz İslam küfrün kol gezdiği, münafıkların cirit attığı bir vasatı temin eder. Fakat asla bir vatanı temin etmez. Türksüz İslam vatansız İslam’dır. Vatansız yaşamakta namussuz yaşamaya denk düşer. Bu vatansız vasat Müslüman’dan başka herkesin işine yarar. Çünkü Türksüz İslam vasfedilemeyen mücerret bir İslam algısıdır. Türkler devleti icap ettiği zaman korudu ve kurtardılar ama devlet hiçbir zaman Türkleri iyi bir pozisyona ulaşmaları için desteklemedi. Bugün Müslüman’ım deyip her türlü alçaklığı yapan insanlara alçak demeyenler de alçaktır. Bugün Müslümanlık adına ortaya çıkıp da alçaklık yapanlara alçak demeyenler de alçaktır.” Vesselam… (23.10.2010-Ankara)
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/
19 Aralık 2010 Pazar
28 Ağustos 2010 Cumartesi
"Eldeki Kuş Daldaki Kuştan İyi(mi)dir?"
Ne diyorlar? “Eldeki kuş daldaki kuştan iyidir!”; yani daldaki kuşu ele geçirmek için bir şeyler yapma hazırlığına girişeceğine eline hazırdan hangi kuşu tutuşturmuşlarsa onunla yetin. Arkasından bir tehdit: Sonra elindeki kuştan da olursun ha! Dikkat etmediniz mi? Kendimiz için kötü ve aşağılık durumları kabullenmemizi bizden bekleyenler hep “gerçekçi” olmamızı öneriyorlar. Asıl yer olarak iyi ve yüce durumları kendimize yakıştırmanın “ütopyacılık” (hayalperestlik) vasfı taşıdığını vurguluyorlar. Şeytanın ordusundakiler her çağda hep bunun “altını çizdiler”. Şeytan ve ayakdaşları geçimlerini bizim, yani her toplumun çoğunluğunu teşkil eden insanların, hep dürüst olmak ve aç kalmak ya da karnını dürüstlüğü terk ederek doyurmak arasında bir tercihte bulunma mecburiyeti altında kaldığı nutkunu atarak sağlıyor. Haklıya hakkını kim teslim ederse teslimat sırasında ziyana uğrayacağından korkuyor. “Enayilik etme, dünyanın düzeleceği yok; yüksek idealler uğruna rahatını, refahını feda edeceğine yaşadığın zamanda karşına çıkan fırsatlardan istifade etmeye bak!” Şeytan bize bunu söylüyor. Böyle söylemek onun işi; çünkü şeytan bütün ideallere düşmandır. İnsandaki paçayı kurtarmak fikrinin azmanlaşarak insanın temiz ideallerinin yerini almasını ister. Şeytanın bu tutumu karşısında bizim bir karşı tavrımız var mı peki? Her sıkıntıyı eğilimlerimizin Rahmani mi, şeytani mi olduğuna aldırmadığımız müddetçe geçiştirebileceğimiz zannıyla yaşıyoruz. Nadiren de olsa elimize bir şeytan taşlama fırsatı geçtiği zaman mevki ve makamını taşları savurduğumuz yönde seçmiş olan herkes “meselenin aslı ekonomik” deyip işin içinden sıyrılıyor. Sıyrılıp da ne yapıyor? Bizim attığımız taşlar boşa gidince, onlar ekonomileri sebebiyle doğan cehennemin dibine boylu boyunca uzanıp ellerine ne geçirmişlerse onu kemiriyorlar. Kemirdikleri şeyin maddi mi, manevi mi olduğuna aldırdıkları yok. (İsmet ÖZEL - Cuma Mektupları 10'cu Kitapdan;)
5 Temmuz 2010 Pazartesi
"CİNNET SINIRI"
İmam-ı Rabbani, Mektubat’ında (Cilt 1. Mektup 163) şöyle bir söze yer veriyor: “Her biriniz, cinnet sınırına varmadan Müslümanlığa varamaz”. Devamla bu sözün yorumunu şu ifadelerde buluyoruz: “Burada cinnet sınırından maksat şudur: İslam’ı yüceltmek ve Müslümanlara hizmet yolunda, şahsi menfaat ve zararına aldırmamak, elde ettiğine veya elden kaçırdığına tınmamak.” Bu sözün ve yorumunun İslam’ı ters anlatmakta ısrar eden çağımızda ve din kavramını karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz bir vakıa haline getirme gayreti içinde olan çağdaşlarımız katında yeniden anlaşılması gerekli. Çünkü bugün insanların yapıp ettikleri dinin özünden uzaklaştıkça herkes tarafından kabul gören özelliktedir. İnsanların Allah’a değil de paraya, kuvvete, ülkülere, elinde imkan bulunduranlara, düşünce adamlarına, şehvete, kendi tasavvurlarına taptıkları bir ortamda Kur’an ve Sünnet yolunun hayatımızı düzenlemede yegane unsur olduğunu öne sürmek, bununla yetinmeyip kendi yaşama düzenimizi Vahy’in getirdikleri ve gerektirdikleri doğrultusunda, ondan hiç ayrılmaksızın kurmak yönündeki düşünce ve tavırlar tuhaf, yadırgatıcı, normal dışı görülecektir. Yalnız Allah’a kullukta ısrar eden insanlara anormal oldukları gözüyle bakılacaktır. Onlara “cinnet sınırında” diyebiliriz. Kendi “uyumlu” hayatımız içinden onları tedirginlik veren “uyumsuzlar” olarak görebiliriz. Fakat, bu cinnet sınırına varmış, intibaksız kişilerin Müslümanca tavırları ayakları yaşadıkları topraklara basabilen, hayatın içinde yer eden tavırlar haline gelir gelmez, mevzi bile kalsalar kafirlerin, müşrik ve münafıkların en korktukları durumdur. Ama günümüzdeki en korkunç durum doğru çizgideki Müslümanların kafirler karşısında kaldıkları durumlar değil, Müslüman camia içinde sahip oldukları veya olmaları muhtemel yerdir. Eğer bir Müslüman kendi kavrayış alanını cinnet sınırına kadar uzatabilmek gücünü göstermişse, bunun başka Müslümanlar tarafından da rahatlık ve sevecenlikle kabul edileceğini iddia etmekten oldukça uzağız. Biliyoruz ki, İslam’ın hayattan sökülüp atıldığı bir ortamda tek tek bazı Müslümanlar (derece derece belki hepimiz) şartlara göre şekil almayı kendileri için haklı ve yerinde kabul edebilirler. Bunun ilk ağızda kınanacak bir tavır olduğunu sanmıyorum. Lakin kınanması gereken bu tavırlarını empoze etme çabalarıdır. Bir kimse Müslüman olmayı kişisel inancını içinde muhafaza etmek, şekli ibadetleri boyutu içinde bir tür kabuğuna çekilmek tarzında anlıyorsa buna kimsenin diyeceği olmaz, olmamalıdır. Ama bu tavrını bir kural olarak başkasına kabul ettirme çabası zorbaca bir tutumdur. Üstelik bu insanın kendi görüşleriyle de çelişik bir durum doğurur. Çünkü kendisi için seçtiği yolun dışına çıkmadan kimseyi kendi gibi olmaya zorlayamayacaktır. Din’i kabuğuna çekilme olarak değil de, tam tersine sosyal alanda etkin bir faaliyet olarak anlayanlar da “cinnet sınırı” seviyesinde Müslümanlaşmış birini anlamakta, ona sevecenlik göstermekte başarısız kalabilirler. Çünkü onlar da kendi seçmelerini kabul ettirme çabasını göstermekten geri durmayacaklardır. Cinnet sınırını göze alarak Müslümanlaşmış bir kimse Müslümanlığı toplumsal faaliyet biçiminde gören kimsenin strateji ve taktik hesapları içinde yer alamayacaktır çünkü: Cinnet kelimesinin günümüz ortamında çılgınlık anlamının dışında daha çok bir ruhi bunalım, ruh yapısının baskılar altında çırpınması gibi çağrışımlara (tedailere) açık olduğunu biliyoruz. Müslümanın cinnet sınırına varması elbette bir şaşkınlık ve çaresizlik belirtisi olmaktan uzakta bir anlam yüklüdür. Burada sözünü ettiğimiz cinnet belli ki yalnızca hakk olanı söyleme ve yapma gözüpekliğidir. Bu söz ve tavırlar “cinnet” olarak anlaşılıyorsa, bunun sebebi yaşadığımız hayat içinde haramın helal, helalin haram gibi görülmesi yüzündendir. “Cinnet sınırı: kokuşmuş-bozulmuş bir hayatta huzur bulabilecek kadar salim kafalı olan, yani cinnetten uzak bulunan kimselerin ahlaki yapılarını aşma sınırıdır.” ( İsmet Özel – Bakanlar Ve Görenler Kitabından; )
24 Mayıs 2010 Pazartesi
"ZÜRRÜYET VE HÜRRİYET"
Katıra, "baban kimdir?" diye sormuşlar, "Dayım attır," diye cevap vermiş. Müslümanları siyasi etkinlikten alıkoymak, İslamiyetin bir siyasi alternatif olarak belirmesini önlemek için her yanda hummalı faaliyetlerin devam ettiği düşünüldüğünde bu söz akla geliyor. Yapılmak istenen, müslümanların gerek oy deposu olarak, gerekse dirijan kadroların yükünü çeken elemanlar olarak, ipleri müslümanların elinde bulunmayan yapı ve organizasyonlar içinde eritilmeleridir. Böyle bir şey olmaz mı? Elbette olabilir. Ne var ki bu olanlar, müslümanların dünya üzerinde adil, üretken ve verimli bir yaşama düzenine hizmet etmelerinin önlenmesiyle sonuçlanır. Müslümanlar çalışır, çabalar, bir çok zorluğa katlanırlar, ama bu katlandıkları, müslüman olmayanların çoğalıp konfor içinde ömür tüketmelerine yarar. Böylece müslümanlar, belli bir uzlaşmanın, belli bir karışmanın, kaynaşmanın ürünü olarak toplum hayatında yerlerini alırlar ve fakat aldıkları bu yer, her zaman başkalarının onlara lütfen verdikleri yerdir. Hiçbir zaman bu katlandıkları zorlukların meyvesini kendilerinin devamı olan kuşaklara taşıyamazlar. Çünkü yeni kuşakların, yeni yetişen müslümanların, yarım bırakılan işi tamamlamaları sözkonusu olmayacaktır. Müslümanların yüklenecekleri görevleri başkaları tayin ettiği için, yüklendikleri görevleri kendilerinden olan unsurlara kendi elleriyle teslim etmelerine fırsat verilmeyecektir. İslami olmayan yapılar içinde eriyip giden müslümanlar sosyal manada kısırdırlar, tıpkı katır gibi. Katırın babası merkep, anası kısraktır. Katırın erkeği de, dişisi de olduğu halde zürriyeti yoktur. Katırdan hiçbir zaman katır doğmaz. İnsanlar, sarp yollarda ilerleyebilen, tahammül gücü yüksek, hem attan hem de merkepten daha çok yük taşıyabilen katıra sahip olmak için, her seferinde bir erkek merkeple bir kısrağı biraraya getirmek zorundadırlar. Zürriyeti olmayan katırın hürriyeti de yoktur. Yani katırlar, sadece katırlık yapması için elde tutulan yaratıklardır. Onlara inatları bile çok görülmüştür. Develer ve merkepler de onun kadar inatçı oldukları halde, katır inadının menfi çağrışımı insanların diline yerleşmiştir. Hilkatin öğretici bir işaretidir katırın durumu. Eğer dun (düşük) vaziyetteki unsur, daha yüksek vaziyettekini kendine ram etmişse, bu birleşmeden zürriyetsiz bir ürün husule geliyor. Müslümanlar, yalnız Türkiye'nin değil, yeryüzünün en asil insanları oldukları halde, onların kendilerinden daha soysuz unsurlara ram olmaları, onların buyrukları doğrultusunda hizmet vermeyi kabullenmeleri, sosyal münasebetleri kısırlaştıracak, toplumun daha üretken ve hayra açılan yönünü dümura uğratacaktır. Nitekim, siyasi manada müslümanların kendi insiyatiflerini ellerinde tutarak yürüttükleri hareketler birçok dala ayrılsa, birçok farklı yola girse bile, İslami tutum ve davranışların toplum sathında yaygınlaşmasına sebep oluyor. Buna mukabil müslüman bilinen kimseler, müslümanların kendilerine mahsus ortamlarının dışında bazı fonksiyonları yüklendiklerinde, her zaman gayri müslimlerin hakimiyetiyle sonuçlanan bir ürün doğuyor ve orada bir kısırlık, bir katırlaşma ortaya çıkıyor. Müslümanlar, kendi etkinliklerinin birinci planda olmadığı yapılar içinde bazı önemli pozisyonlara sahip olabilirler, ama onlara müslümanlıklarından başka değer kazandıran vasıf olmadığından, böyle bir pozisyonu kendilerine sağlayan uzlaşmayı gizlemek, gölgelemek ihtiyacı duyarlar. Tıpkı katırın babasını susarak geçiştirip, dayısına sıra geldiğinde böbürlenerek konuştuğu gibi. Ne yapılırsa yapılsın, ortalığa ne kadar çok sayıda ve tekmesi ne kadar güçlü katırlar salınırsa salınsın, müslümanlar kendi zürrüyetlerini kesecek birleşmeleri boşa çıkaracaklar. Duamız budur. Müslümanları son birkaç asır boyunca, burjuva, sosyalist, milliyetçi (muhafazakar demokrat) kompostolar içinde eritme çabalarının ardı arkası kesilmedi. Bundan böyle bu çabaların daha da hızlanacağını söyleyebiliriz. Çünkü bir kısım Müslüman, hiç olmazsa bir avuç Müslüman, yanlızca birbirleriyle dayanışarak ve yanlızca İslami sorumluluklar yüklenerek gelecek kuşaklara aktarabilecekleri, gelecek kuşakların faydasına sunabilecekleri sınırlara sadakat göstermeyi en önemli görev sayar olmuşlardır. Bu görev onlara müslüman olmayanlar tarafından verilmediği için, kısırlık tehlikesini bertaraf etmiş sayılırlar. Kendi birliklerini kendi insiyatifleriyle gerçekleştirme başarısına ermek, İslami tutum ve davranışlar bakımından da, çoğalmanın, bereketli ve nitelikli yüksek bir bütünleşmeye açılmanın ön şartıdır. Bunun tersi kısırlıkla, katırlıkla sonuçlanır. (sonuçlanmaktadır da!) ( İsmet Özel - "Tehdit Değil Teklif" Kitabından: )
21 Nisan 2010 Çarşamba
"SUS PAYI HİSSEDARLIĞINDAN ÇANAK YALAYICILIĞINA!"
“Türkiye’yi Peygamberlerin varislerine düşmanlık gösterilmesini bir ilerleme yolu olarak benimsemiş insanların belirleyici kararları aldıkları bir ülke olması hasebiyle karanlığın en koyulaştığı ülke saymamız gerekiyor. Türkiye’deki son yedi-sekiz yılda yürürlüğe giren değişme sebebiyle düşünce hayatı diye bir şeyden bahsetmek imkansız hale geldi. Türkiye, tarihini defalarca inkar etmeyi marifet sayanların göbek attıkları, omuz titrettikleri, kalça salladıkları bir ülke. Onlar göbek attıkça omuz titrettikçe, kalça salladıkça üzerlerine para iliştirildiğini ve bu işleri ne çok ve ne derecede dikkat çekici tarzda yaparlarsa iliştirilen para miktarının artacağını biliyorlar. Türkiye’de Peygamberlerin varisi olmak suretiyle bir paye kazanmaktan kaçan, korkan, rahatsız olan insanlar yaşamaktadır. Bir taraf İslam düşmanlığı yaparak sermayeyle arasını uyuştururken diğer taraf İslam düşmanlarına karşı çıkmamanın sağladığı primle sermayeden lütuf bekliyor. Türkiye’de hem sermayeyle akrabalığı şeref sayanlar ve hem de sermaye tarafından taltif edilmeyi bekleyenler müştereken bir çığır açtılar. Yeni çığır sermayenin yerli veya yabancı olarak ayrıma tabi tutulmasından kaçınmaya ruhsat veriyor. Çıkarlarını güvence altına almayı Türkiye’yi boyunduruk altında tutmak isteyenlere hizmette görenlerin iktidarına itiraz etmiyoruz. Çünkü onların iktidarı vartayı atlamamızı sağlayacak. Her alanda varta atlatma telaşıyla rıza gösterilen kısa görüşlülük çözümsüzlüğün ömrünü kırk yıl, seksen yıl, iki yüz seksen yıl uzattı. Temdit neye mal oldu? Çözümsüzlüğün faturası kime çıktı? Bu sorulara cevap verecek babayiğit ortalıkta yok. Zaten Türkiye’de babayiğitliğin, her türden yiğitliğin modası geçti. Türk milletinin başına gelen belaları kendi keselerini şişkin kılacak derecedeki kara dönüştürenlerin modası geçmiyor.”(Cuma Mektuplarından; İsmet Özel-Hafizehullah)
12 Nisan 2010 Pazartesi
BİZİ ONLARDAN AYIRAN ÇİZGİ YAHUT; "BİR BİZ VARDIR BİZDE BİZDEN İÇERİ"
Elbette alenen söylenecek sözler var; ama bizim meşguliyet sahamızda güncel boyutlarda filana veya filancalara karşı olmak; filanın veya filancaların yanında olmak dert edeceğimiz derecede önem kazanmamıştır. Evet, “Cuma Mektupları” ucuz irtibatlardan arınmış bir tarzda “bizden bizedir.” Açıkçası benimle bir bağ kurmamış veya kurma niyeti taşımayan kimselerin yazdıklarımı okumalarına bir anlam veremiyorum. Tez elden bilinsin ki “Cuma Mektupları” gerçekten mektuptur ve hepsinin adresini bilmem imkan dahilinde olmayan, yüzlerini görmemiş bile olsam tanışıklığımızdan şüphe etmediğim kişilere hitaben yazılmıştır. Ne var ki okur-yazar olarak bizler, “biz buradakiler-biz bizeyken” diğerlerinin de yazılanları okumalarında bir sakınca görmüyoruz. Giderek onların da bize katılmaları ihtimaline kötü gözle bakmıyoruz. Onlar bizim kim olduğumuzu gerçekten merak ediyorlarsa elden gelen açıklamayı sunmayı yük addetmeyeceğiz. Açıklamamıza bir olumsuzluğu dile getirerek başlamak mümkündür. Biz kendimizi onlardan (herkim ise onlar) aşağıda alıntı olarak geçecek cümlenin çerçevesinde ayıranlardan değiliz. Geçen asrın 80’li yıllarında kulağa çarpan ve benim yazılı basın yoluyla muttali olduğum bir şikayet Türk tarihinde yeni bir safhanın açıldığı işaretini veriyordu. Gecekondu semtlerinden birinin sakinesinin yakınmasıydı bu: “Onlar yapınca aşk diyorlar; biz yapınca o…..luk”. Ağzından yukarıda tırnak içinde ve sansürlü bir biçimde yer alan cümlenin sadır olduğu kadın “biz” demekle ne etnik, ne ırki, ne kültürel, ne ideolojik, ne de dini bir kesimi kast etmişti. Besbelli ki o’nun “biz”i çoktan beri Türk lirasıyla ölçülmeyen muayyen bir gelir seviyesinin altında kalanları kapsıyordu. Kadının hakikaten bir “biz”i var mıydı? Aslında “Ben ve benin gibiler” demek istemişken, haklılık görüntüsü sağlamak adına, daha kolayına geldiği için “biz” deyip işin içinden sıyrılmış mıydı? Yoksa bu kadın ilk filizleri 80’li yıllarda boy atan “bir yeni oluşuma” ister istemez tanıklık etme durumunda mı kalmıştı? 80’li yıllardan itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir’de “gecekondu semti” tabiri de anlam kaymasına, anlam kaybına uğramıştır. Yeni şartlar bizi “bir dönem gecekondu semti olmuş” bölgelerden bahsetmeye icbar ediyor. Türkiye’deki her yeni oluşumun şurasından-burasından gecekondulaşmayla bir bağı mutlaka var. Gecekondu semti demek kenar mahalle demekten çok farklıdır. Türk toplum yapısının maruz kaldığı yeni demokratik oluşum topyekün asrileşmekten gayri hedef tanımayan sivil-asker-bürokrat zümrenin yabancısı olduğu yepyeni bir sosyal karakter demekti. Sonradan görmelerin sonradan görmelere tahammül edemeyişinden doğan bir tuhaf çatışmaya sahne oldu Türkiye. Cuma Mektupları vesilesiyle “biz” zamirini üstlenenlere sonradan görmelik vasfını da üstünden atanlar demek mümkündür. Yani bizim de bir tarihimiz var. Cumhuriyet ilan edildikten sonra Türkiye denilince; “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”nin hatırlanması zarureti resmi görüşün esasını teşkil ediyordu. Bir bütün olarak telakki edilmek her şeyimizdi. O günün biziyle bugünün bizinin arasında derin farklılıkların bulunduğu gözden saklanamıyor. Tarihten silinmeme istemiyle varlık kazanmış bir Türkiye eğer ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün değilse hiçbir şeydi. Üstelik bu bölünmez bütünün tahammül edebildiği ayrışım ancak dikey bölünmeleri kapsayabilirdi. Yeni bir çıkar çatışmasına işaret ederek Türk toplumunu yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ayırıma tabi tutmak ölümcül bir etki uyandırabilirdi ve hiç kimse tarafından hoşgörü ile karşılanmıyordu; ama eğer yukarıdaki bizimkiler ve aşağıdaki bizimkiler ayrımı uyarınca davranışlar sergilerseniz bunun bazılarının hoşgörüsünden yararlandığını fark edebilirdiniz. Sınıf mücadelesini anlamlı saymaya yönelik her tutum her an Türk toplumunun anlamsızlığına varacak bir gelişmeyi başlatabilirdi. Her dönemde devletçe artırılan “kaynaşmış kitle” vurgusu merkezi iktidarın ömrünü koruyuculuk özelliğiyle uzatabileceğinin açık bir göstergesiydi. Toplum hayatında merkeziyetçiliği kendi gelişmesine engel kabul eden bir “yeni oluşum” onun ancak insan öbekleri arasında “yatay bölünmeye” cevaz verecek karakter kazanmasıyla mümkün sayılabilirdi. Bizden ve onlardan bahsettiği halde her iki tarafın (bizim ve onların) merkezi iktidarla irtibatına atıfta bulunmayanların Türkiye’deki yatay bölünmenin goygoyculuğunu yapmaktan başka çareleri yoktu. Biz ve onlar arasındaki çizgi Avrupa’da toplumun içinden, Türkiye’de ise toplumun dış çeperinden geçer. Ortaçağ Avrupa’sında her feodal birim (büyük toprak sahibi, derebeyi) hükmeden ve boyun eğen ayrımını benimsemek zorundaydı. Hükmedenler kendilerine biz, boyun eğenlere de onlar demeyi uygun ve kaçınılmaz sayarlardı. Buna mukabil boyun eğenler kendilerine biz dedikleri nispette hükmedenlere de onlar demek mecburiyeti altındaydılar. Türkler Türkiye’yi onları dışarıda bırakmak ve içeride kalanın hepsine “biz” demek yoluyla kurdu. Türk toprakları “Dar’ül İslam” haline gelmekle Bizans feodalitesinin yok edildiği bir düzene kavuştu. Bütün toplumun şöyle veya böyle bizden olduğu bir düzene ancak “İslami Düzen” diyebiliyorduk. Avrupalıların milli devletleri her ne kadar “birlik” ifade etme baskısı altında idiyse de sınıf farklarının bariz ve sınıf menfaatlerinin uzlaşmaz oluşu Avrupa’nın her bölgesinde, her biriminde yatay bölünmeyi, biz ve onlar ayrımı yapmayı kolaylaştırdı. Avrupa kıtasında biz ve onlar ayrımı ister millet kavramı içinde değerlendirilsin, isterse milletler arası piyasanın bir tabiri olma vasfı kazansın her zaman, her hal ve şartta “üstlük-altlık” belirtisi gibi algılanmıştır. Bu algılama ırkçılığın çeşitli kisvelere bürünmesini, girdiği her kılıkta kabul görmesini kolaylaştırdı. Üzerinde yaşadığımız toprakların harikulade bir mahsulü olan Türk tabiatında ırkçılığın yer bulamayışı doğrudan doğruya Türklerde ki “biz” anlayışının bütün toplumu kapsayacak derecede geniş tutulması yüzündendir. Dar’ül İslam (İslam Yurdu) olmakla feodal örgütlenmeden arındırılan Türk toplumu Avrupa’nın kapitalist yapıya intibak etmesinden bire bir etkilendi. Karşılıklı etkileşim ve amansız çatışmalar neticesinde Avrupa toplumlarında milletler kapitalizmin güçlenmesini, kapitalizm milletlerin güçlenmesini intaç etti. (ortaya çıkardı) İngilizi, Fransızı, Almanı, İspanyolu, İtalyanıyla Avrupa’nın kapitalistik devlet-milletleri bütün dünyayı yağmalamakta fazlaca zorlanmadıkları halde hakimiyetlerinin pervasızlığı karşısında feodal hissiyatın tesiri altında kalmamış, kapitalist arsızlığın aşısını yememiş bir Türk buluyorlardı. Kendi aralarında “Şark Meselesi” hakkında konuşuyor ve konuşmalarının konusu olan topraklardaki hayat tarzının mübdiine (icat edilişine) “konuşulamaz Türk” diyorlardı. Çünkü onlar kendi aralarında hep biz ve onlar ayrımından türemiş bir dil vasıtasıyla anlaştılar veya aralarındaki kavga o dilin grameri sebebiyle çıktı. Bu demektir ki Avrupalılar teker teker ve hep birlikte Türk’ün İstiklal diline yabancılık duyuyor. Türk’ün istiklal dili merkezi iktidarın kendine merkezilik bahşetmiş muhiti koruma altına almasıyla doğmuştur. Olayın tartışma kaldırmayacak tarafı sonunda Türk toplumu adını alan vakıanın mayasının da, merkezinin de, muhitinin de İslam’dan ibaret olduğudur. Türk topraklarında “Biz” Müslümanlıktan başka bir şey değildir. Bizin karşısındaki onların kimler olduğu sorulduğunda görülüyor ki “Onlar” yaşama alanı, yaşama hakkı, yaşama tarzı “Biz” olanı düşman belleyenlerdir. Türk’ün istiklal dili ittihadı (birliği) gramer sayarak konuşulabilir. Patrona Halil isyanı sırasında sarayın aklına Sancak-ı Şerifi çıkarma fikrinin gelmesi bilhassa ittihat anlayışı sebebiyle manidardır. Eğer “Onlar” yani Avrupalılar hümanizm (insan severlik) yaklaşımına yeterince samimiyet katabilmiş olsalardı bize vakti zamanın da “konuşulamaz Türk” demezlerdi. Kapitalizm karşısında ülkesini bakımlı bir bahçe olarak tutmasını bilmiş biz Türklerin oluşturduğu toplum dokusunda dikkat çeken husus gerek merkezin ve gerekse muhitin kendilerine yer bulabilmek, merkezde ve muhitte kalabilmek için birbirlerine muhtaç oluşlarıdır. Yani biz Türkler merkezde olduğumuz kadar muhitte, muhitte olduğumuz kadar merkezdeyiz. Bu yüzden İslam eksen alınmak suretiyle daha işin en başında Türklerin “bizden içeri bir bizleri” tekevvün etmiştir. (oluştu) Merkez muhiti hangi tehlikeye karşı korur? Mütegalibeden (zorbalardan) gerek haksız kazanç elde etme ve gerekse her türlü keyfi uygulamada bulunma yolunda sadır olacak davranışlar karşısında muhitin güvencesi merkezdir. Muhit merkezi hangi tutumuyla güç sahibi kılmış olur? Zorbaların sebebi ve bedeli ne olursa olsun herhangi bir yabancıyla merkez aleyhine işbirliğinde bulunmasının yolunu “muhit” keser. Son yirmi yılda bu işleyişin ciddi yaralar aldığına tanıklık ediyoruz. Çünkü 80’den itibaren Türkiye’de “para görmüş ayak takımı” kapitalizmin dayatmalarının sözcülüğünü üstlenerek üst tabaka rolü oynamaya heveslenmiştir. Daha bariz bir anlatımla şunu söylemeliyiz: Para görmüş herkesin kendini sergilemeye mecbur hissettiği “ayak takımına mahsus” bir davranışlar silsilesini benimsedikçe karlı çıktığını gözlemlemesiyle oluşan kültür ortamı meşruiyet kazandı. Popüler kültür Türklerin “imanını gevretti”. Şimdi gevrek imanlı Türklerle, diğer müminler arasında su yüzüne çıkmamış bir uyuşmazlık var. Yazının başlarında “Onlar yapınca aşk oluyor…” diye söylendiğini naklettiğimiz kadın doğru söylemiyor. Çünkü Türk toplumu hala yatay bölünmeye uğramamıştır. Biz hala biz dediğimiz zaman merkez-muhit dayanışmasını anlıyoruz. Üstümüzdekilere veya altımızdakilere “onlar” demekten imtina ediyoruz. Biz hala dışta bıraktıklarımıza “onlar” demekte ısrarlıyız. Toplumun popüler kültür aracılığıyla muteber ilan ettiği alanlara gıpta ederek “Onlar yapınca aşk diyorlar…” diyen kadın düpedüz yalan söylüyor. Çünkü nasıl dünün sonradan görmelerinin aşk yapma ihtimali yok idiyse, bugünün paralı ayak takımının yaptığının aşk olma ihtimali de yok. Hem Türk varlığına en azından kültürel çapta ihanet edenler ve hem de o sözleri sarf eden kadın sansürlediğimiz kelimenin kendileri için kullanımına layıktır. Onlar dışarıda biz içerdeyiz. (Cuma Mektupları: 6’cı Kitap – İsmet ÖZEL)
4 Ocak 2010 Pazartesi
"MEYDAN OKUYORUZ;" - Necip Fazıl(Rahimehullah)
“Şüphesiz ki; bizim bunca yıldır yoğurduğumuz nesil, yüzbinlere rağmen halisleriyle bir tren katarını, en halisleriyle bir otobüsü, halisin halisi başbuğlarıyla da bir minibüsü dolduracak kadar kemiyette zayıf olsa da, maya kıymetindedir, istikametini bulmuştur; ve Allah(Azze ve Celle) izin verirse memleketin en geniş ovasını taşıracak şekilde bir gün kervanlaşmayı bilecektir. Düşmanlarımız bilsinler ki; bağırsalar da, çağırsalar da, sussalar da, dövünseler de, çatlasalar da, patlasalar da, hiç aldırmasalar da, arkalarını çevirseler de, dönüp bizi öldürseler de, külümüzü savursalar da, okşasalar da, yalvarsalar da “BÜYÜK DOĞU” ideali artık, alevin bir kav kümesini kucaklayışı gibi, Türk ruhunu en soylu nahiyesinden yakalamış ve üstün bir keyfiyet zümresinin ta can evine girip oturmuştur. Bundan böyle bizi susturmak ve yok etmek, susmayacak ve yok olmayacak olanın yanında, ormanlar yanarken bir kıvılcım peşinde koşmak kadar faydasız olur. Ormanları söndürmek için tükürük itfaiyesi göndermekse yananları ancak çıralaştırır, alevlerini arttırır.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)