23 Ocak 2008 Çarşamba

HİSSELİ UYDULAŞMA CÜRÜMÜ KUMPANYASI!

Dolmuş Türkiye’de icat edildi. Bu yüzden niçin dolmuşa bindirilmeye, dolduruşa getirilmeye, dünyanın başka yerindeki insanların değil de bilhassa Türkiye’de yaşayan insanların müsait olduklarına hayret etmiyoruz. Etmeyelim. Dolmuşa bindirmeyi bilenlerin dolmuşa binmeyi bilecekleri gayet tabiî. Bir toplumun en zayıf yeri neresiyse, orası aynı zamanda o toplumun en kuvvetli yeridir. Şöyle söylemek de mümkün: Bir toplum hangi niteliklerinden dolayı acze düşüyorsa aynı nitelikler o topluma galibiyet sağlayan gücün de kaynağıdır. Türkiye hayatına efsaneleriyle şekil veren bir toplumu içinde barındırıyor. İlk bakışta belki tuhaf görünüyor; ama doğrusu şu ki biz, gerçeğin gerçekliğini ancak efsaneleştiği zaman algılayabilen bir toplumuz. Son üç asır boyunca paçamızı, mahvedici efsanelere kaptırdığımız için güle oynaya kendi mahvoluşumuza giden yolda ilerlediğimiz, üstelik hayli mesafe de kat ettiğimiz vâki. Beri yandan, ülke olarak, ülkenin insanları olarak ihyâ olduğumuz dönemler olduysa bu dönemler ihyâ edici efsanelerin hayatımızı yönlendirdiği dönemlerdir. Efsaneler bizi besleyip gürbüzleştirebildiği gibi bizim zehirlenip tahtalı köyü boylamamıza da sebep olabilir. İçinde yaşadığı toplumun niteliklerini keşfetmeyi dert edinmiş bir kişi olarak benim efsanelerle aram hiç hoş değildir. Efsanelerin bulutsu ortamı benim huzurumu bozar. Sevmem ben efsaneleri. Hayal ürünü şeyler eğlendirmez beni; bilakis canımı sıkar. Mest olmak işime gelmez. Ayık gezmeyi severim. Türkiye’de yaşayan insanların, çoğu zaman üstü örtülü bir biçimde onayladıkları efsaneleşmeleri de efsaneleştirmeleri de bir gerilik belirtisi kabul ederim. İyileşmenin işaretini arıyorsam gerek mecazî, gerekse gerçek (trafikteki) anlamıyla “dolmuşların” bulunmadığı bir Türkiye arıyorum. O halde ben Türkiye’de yaşayan toplumun içinde ayrıksı biri miyim? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü bir toplumun bünyesinin hangi baskın ve başat nitelikleri taşıdığı ancak o toplumda söz konusu niteliklerle uyuşmazlık halindeki insanların varlığıyla anlaşılabilir. Anlaşılması uğruna çaba harcadığımız bir insan toplumudur, bir hayvan sürüsü değil. Hayır, çünkü “toplum” denildiği zaman bir insan topluluğunda o topluluğun baskın ve başat niteliklere yaslanarak yaşayanlar ile hayatını ancak o niteliklerle savaşarak devam ettirebilen insanların meydana getirdiği bütünü anlarız. Türkiye’de efsane güdümlüler ve efsane kundakçıları birbirlerini tamamlar. Biri diğerinin mütemmim(tamamlayıcı) cüzüdür. Damarlarına şırınga edilmiş efsanelerin etkisiyle mest halde kalanlar soruyor: Kurulu düzenin işleyişine halel getirilmeksizin Türkiye’de iyileşmeye doğru hiç mi adım atılamaz? Hiç olmazsa ekonomi düzeltilemez, düzene sokulamaz mı? Bir taraftan borsa mı, döviz mi, repo mu, dış ticaret mi bilmecesinin hücrelerinde gezinirken, diğer taraftan hayal âleminden nefret eden benim gibilerden müjdeli bir haber bekliyorlar. Onlara bekledikleri müjdeyi ben vermeyeceğim. Benim vereceğim haber “müreffeh bir dünya hayatına ancak bir bedel ödemek suretiyle ulaşılabileceğine” dairdir. Ahlâkî şartları gereği, hiçbir bedel ödemeksizin toplumda iyileşme sağlanacağı beklentisiyle Türkiye’de yaşayanlar ayık bir kafaya sahip olma fırsatından mahrum bırakılmış olanlardır. İşlerini sarhoş kafayla hal yoluna sokmaya çalışıyorlar çünkü ekonomideki çok arzuladıkları düzelmenin dayanaklarına aydınlık getirilsin diye bir dertleri yok. Bütün mahalle sakinleri sokak lâmbasından fayda görürler; ama zilzurna sarhoş birinin sokak lâmbasından temin ettiği fayda herkesinkinden başkadır. Türkiye efsanelerle sarhoş olanların ülkesidir. Ne var ki sarhoş olmak kimseyi cezaî takibata uğramaktan alıkoymaz. Efsanedeki en iri kıyım kesim hayat standardındaki yükselmenin düzelme veya iyileşme gibi sunulmasından doğmuştur. İştiyakla beklenen müjdenin içeriğini Türkiye’nin her gün biraz daha uydulaşmasına mukabil tüketim imkânlarını her gün biraz daha artırması oluşturuyor. “Sıska kurt makamını besili köpeğinkiyle değiştirmek istiyor.” Yoksa bu becayiş çoktan olup bitti mi? 1960’lı yıllarda Türkiye’nin 20 yıl sonra (yani 1980’lerde) gelişmişlik bakımından İtalya’nın o zamanki seviyesine ulaşacağı söylenirdi. Kim söylerdi bunu? Sokaktaki adam mı? Hayır. Türkiye’nin akıbeti üzerine yorumda bulunanlar, elbette Türkiye’nin karar mekanizmalarında yeri bulunanlardı. Yani Cumhuriyet Türkiye’sinin baş tacı ettiği ideologi aradaki mesafeyi korumak kaydıyla Avrupa’yı takip etmeyi peşinen kabullenmenin ideologisiydi. Bu ideologi dolayısıyla Türkler üzerine baskı kurulmuş olması nazarî olarak cezaî takibatı gerektiriyor. Nazarî olarak, yani Türk’ün seciyesi itibariyle… Amelî olarak ise yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Bu karambol içinde efsanevî olan “muasır medeniyet seviyesine çıkmak”, giderek o seviyenin de üzerine çıkmaktır. Efsaneden arındırılmış olan ve muhtaç olunan ise “Vatan Müdafaası”dır. Vatan müdafaasını geri plana iterek parlak bir gelecek vaadi ile küfre teslimiyet programını topluma yutturmuş olanlar aynı kumpanyanın muhtelif şubelerini teşkil ediyor. Bu kumpanya bir cürüm kumpanyasıdır. Bu kumpanyaya hissedarlık etmek suça iştirak etmektir. Siyasi ataklar olarak sağcılığı ve solculuğu benimsemek suretiyle kumpanyayı iki yönde tekâmül ettirenler bir cürümün tamamlanmasını sağladı. Sergilenen siyasi tavırlar dolayısıyla vatan müdafaası ne kadar geri plana itildiyse Türkiye’nin uydulaşması o kadar gerçek oldu. Bir uydu olarak Türkiye tarımını ve hayvancılığını birer enkaz durumuna düşürerek yörüngesine daha çok intibak etti. Bu şartlarda ekonomiyi düzeltmek mükemmel bir uydu halini almaktan başka anlam taşımaz oldu. Kimileri soracak: Ne zararı var? Mükemmelen uydulaşmak medeniyetin ziyafet sofrasına oturmayı sağlamayacak mı? Sağlaması elbette mümkün. Sefillerin mahkûm edildikleri mahrumiyetler dünyasından kurtulmanın bir yolu da “fahişelikten” geçiyor. Türkiye’nin düştüğü durumdan hisseli uydulaşma cürümü kumpanyası sorumludur. Hayatımızı efsanelerin idaresine bırakmakta ısrar edeceksek bu kumpanyanın hissedarlarının tarih önünde hesap vereceklerini söyler ve rahatlarız. Çıkar yolu hayatımızı efsanelerden arındırmakta arıyorsak kuşaklar boyu hükmünü yürüten bu suç örgütünü siygaya çekmeye, cezaî takibata uğratmaya ve nihayet cezalandırmaya hazırlanmalıyız. Bunlar yapılabilir mi? Türkiye’ye zarar verenler cezaya çarptırılabilir mi? Diyelim ki mümkündür, onlara ceza vermek Türkiye’ye ne kazandıracak? Bu sorulara cevap teşkil etmek üzere meselenin bir “Şahsiyet İnşa Etme” meselesi olduğunu ve milletleşmenin, inşasını tamamlamış şahsiyetler eliyle gerçekleşebileceğini zikretmemiz gerekiyor. Prens Mençikof’un elçiliği sırasında İstanbul’daki Büyük Britanya Sefareti müstakbel bir anlaşmayla Osmanlılara ağır şartlar dayatmaya hazırlanan Rus Çarlığı’nın İstanbul sefaretinde neler olup bittiğini bilmek, bunu Türklerin sivil polis teşkilâtını kullanarak sağlamak istedi. Oysa Türklerin sivil polis teşkilâtı yoktu. O güne kadar gelen tarih boyunca hiçbir Türk; “Başkasının ayıbını gizlice öğrenmek ve öğrendiğini o kişinin düşmanlarına satarak menfaat temin etmek” şerefsizliğine bulaşmış değildi. İngilizlerin Ruslar nezdinde teklif ettiği sivil polisliğe hiçbir Müslüman rağbet etmedi. Her Müslüman, yani her Türk gerekçesi ne olursa olsun yapılacak bu işin alçakça bir iş olduğunu, karakterlerine uymadığını Frenklerin yüzüne Kur’an-ı Kerîm’den de delil getirerek açıkça söyledi. Sonunda Britanyalılar bu iş için adı R ile başlayan bir Grek ayarlayabildiler. Türklerin ahlâken dik duruşu II. Abdülhamid’e verilen jurnaller göz önüne alınacak olursa diyebiliriz ki kısa zamanda, kolaylıkla zıddına inkılap etmiştir. Bu durumda aklımıza takılıyor: Biz Türkler yüksek ahlâkın mı yoksa soysuzluğun, yozluğun mu timsaliyiz? Nazarî olarak cevap verilemeyecek bir sorudur bu. Namussuzların namusluları yargılayabildiği bir ortam Türklerin ortamıysa Türkler yoz ve soysuz bir insan topluluğudur. Namuslular namussuzları yargılama gücünü elde bulunduruyorsa yüksek ahlâk bakımından hiç kimse Türklerin üzerine çıkamaz. Efsaneler yedeğinde ömür tüketerek yüksek ahlâk sahibi olunmaz. Sarhoş kafayla yargıya varmanın hakkaniyete uygun hiçbir yanı kalmamıştır. Ayık bir zihin uydulaşma cürümünden arınmamızın ilk şartıdır. Eğer uydulaşma cürümü kumpanyasında bir hissemiz var idiyse, onu imha edelim. Görüyorum ki bu hissedarlar ellerindeki senetleri imha etmek yerine uygun bir fiyattan bir başkasına okutmaya çabalamaktadır. Türkiye bugün düştüğü kötü duruma bir anda düşmedi. Hiç kimse dalâlete birdenbire sapıvermez. Eğer kötü durumu beş yıla yakın zamandır hâlâ atlatılamayan ekonomik kriz olarak algılamışsak bilelim ki başımıza gelen “Vatan müdafaasında” ısrar etmek yerine “bal tutan parmağını yalar” politikasıyla yürürlüğe sokulan uydulaşmaktan medet umulan uzun bir sürecin hasılasıydı. Hiç kimse dalâlete birdenbire sapıvermez; ama herkes birdenbire hidayete erebilir. Türkiye için bu aniden “Vatan müdafaası” kararını almak demektir. Vatanı ancak birbirleriyle aynı milletten oldukları hususunda şek ve şüphe taşımayan insanlar müdafaa edebilir; ilk darbede çil yavrusu gibi dağılacak soysuzlar değil. Önce Türkiye’de yapılabileceği halde yapılmamış ne var, onu fark edelim. Sonra yapıldığı halde yapılmaması gereken şeylerin neler olduğunu tespit edelim. Yapılabileceği yapmayan, yapılmayacağı yapan göz önüne çıktığında onun hesabını görmek çok kolay. Kol çoktan beri kırılmış ve yen içinde kalmıştır. El sıkışma sırasında devreye giren kol protezidir.
(Gerçek Hayat, 17 Ocak 2003 tarihli Cuma Mektubu - İsmet ÖZEL)

8 Ocak 2008 Salı

Suya Sabuna Dokunmamak!


Türkçe deyimler arasında yer alan “suya sabuna dokunmamak” bir yandan insanın bulaşmaz kalması tavsiyesini akla getiriyor; ama öte yandan pis kalmayı, pisliği olduğu gibi bırakmayı, dünyanın kiriyle baş etme çabasından uzak durmayı öneriyor.

Öyle ya, suya sabuna dokunursak ya kendimizi, ya kendimize ait bir şeyi temizleyip arıtma veya kendimizin dışında olsa bile elimizin ulaşabileceği bir şeyin temizlenmesine emek harcama sürecini başlatmış olacağız. Buna karar verdik diyelim. Madem suya sabuna dokunmamak dünyadaki kirli işlerin devamını kolaylaştırıyor ve bizim gönlümüz de bu edilgin(pasif) konumun doğurduğu suçu yüklenmeye razı değil; o halde suya da sabuna da dokunacağız. Acaba su ve sabun onlardan beklediğimiz sonucun elde edilmesine kâfi gelecek mi?
Yoksa suya sabuna dokunur dokunmaz temizleme ve temizlenme fırsatını büsbütün kaçıracak mıyız?

Dünyada pis işler dönüyor. Eğer gemisini kurtaran kaptan düşüncesiyle hareket etmeye kalkışır ve oynanan oyundaki sayı yapan elemanlardan biri olmaya çabalarsak bizim de bu pis işler içine dalmaktan başka bir çaremiz olmadığını göreceğiz. Yok eğer, sayıyı kim yaparsa yapsın, dünyada dönen kirli işlere bir yenisini biz kendi elimizle ilâve etmeyelim demişsek, işte o zaman suya sabuna dokunmadan hayatımızı idame ettirmenin bir yolunu aramayı seçmiş olacağız. Diyelim ki seçtiğimiz bu tutum bizi cinayet işlemekten alıkoydu.
Yine de bizim cinayete seyirci kaldığımız gerçek değil mi? Dünyada pis işler döndüğünü bilmeseydik kimsenin tavuğuna kışt demeden yaşıyor olmanın gönül ferahlığını duyabilirdik. Halbuki bizim kışt demediğimiz o tombul tavuk yetimin hakkı olan daneleri bizim duyarsızlığımızdan, bizim aldırışsızlığımızdan, bizim yumuşak başlılığımızdan ötürü gövdeye indiriyor.

Ne yapalım? İki pislikten biri içinde bulunmak açmazına mı düştük? Dünya hayatı içinde önemli bir yer sahibi olmak istiyorsak bunu kendi elimizden bazı pislikler sâdır olmadıkça yapamayacağız. Çünkü bize koşulan ve bizim de kabullendiğimiz şartlar öyledir ki dinsizin hakkından ancak imânsız gelebiliyor. İmânımızı feda etmeye yanaşmadığımız için dinsizin egemenlik alanını günden güne genişletmesi karşısında sesimizi çıkarmıyoruz.
Yani elimizi pisliğe bulaştırmadan yaşamanın yolu çirkefin olduğu yerde kalmasına ve gelişmesine rıza göstermekten geçiyor.

Demek ki mesele bize koşulan şartlarda ve bizim onları kabul edişimizde; daha doğrusu bize şart koşulmasına fırsat verecek bir hayattan başkasını bilmeyişimizdedir. Hakikat şu ki açmaz sadece “Ahiret” yurdunun hayrına bigâne(ilgisiz) kalanlar içindir.
Dinsizin hakkından gelmek diye başlı başına bir işlev icat edenler onlardır ve onlar dinsizin hakkından gelinse de gelinmese de imân edenlerin birbirleri için değer ve önem sahibi olduğunu bilmezler.

(Gerçek Hayat, 14 Şubat 2003 tarihli Cuma Mektubu- İsmet Özel)

23 Aralık 2007 Pazar

AĞZINDA LAFI GEVELEME; "TÜRKMÜSÜN?","GAVURMUSUN?" HEMEN ŞİMDİ SÖYLE!..

Biz, mümtaz insanlar olduğumuzu beyan ediyoruz. Dünyada dini ile milliyeti yek vücut olan bir unsur vardır, onun adı da Türk’tür. Dinini başka ve milliyetini başka türlü yansıtamayan her kim olursa olsun Türk’tür. Türklüğe nereden geldiğin hiç; ama hiç önemli değildir. Önemli olan Türklüğe gelip gelmediğindir. Madem Kur’an, furkandır(Hak ile batılı ayıran); bizim de farkı fark etmemiz lâzım. Aramızdaki münafıkları da Türklüğe gelip gelmediklerini fark ederek fark edebiliriz. 500 sene öncesinden itibaren, Avrupa’da ihtida edene, Müslüman olana, “Türk oldu” denildi, “Arap oldu” denilmedi. Türk odur ki, dini böyle olduğu için milliyeti de böyledir, milliyeti böyle olduğu için dini de böyledir. Din ve milliyet farkı gözetirsen Türk olamazsın. Türk’ün tarafına geçemezsin. Çünkü adam ben Müslüman’ım ama Arnavutum dediği zaman dünya şartları onu, kendisi istese de istemese de, gayrimüslim planların bir parçası haline getiriyor. En son vakıa: Kuzey Irak’tan Ankara’ya gelen heyetteki Kürtlerin çoğunluğu İslamcı teşkilatların temsilcileriydi. Her tarafın Müslüman olsa, Kürtlüğü işin içine kattığın zaman mecburen gayrimüslim insanların, gayrimüslim hakimiyet dünyasının bu bölge için tasarladığı şeylerin gereğini yerine getirmek zorunda kalıyorsun. Türk olmadığın zaman gayri-Müslîm âlemin dümen suyuna girmeden dünya nimetleri istikametinde mesafe kat edemiyorsun. Ne kadar sıkı Müslüman olursan ol. İman’da , Türklük de azalır veya çoğalır yani biz Türklüğü ırki bir temele oturtmuyoruz. Türklük tarihi bir rol’dür. İnsanlar Türklerin tarih sahnesine çıkması dolayısıyla Türk olurlar veya olmazlar. O manada etnik kökeni ne olursa olsun insanlar kendilerini “Türk” olarak adlandırabilirler. İşte “kalın Türk” incelmeyi reddetmiş olan Türk’dür. Çünkü biz kafirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk diyoruz. Aslında bugün Müslüman olarak ortaya çıkıp da kafirle önce uzlaşmak sonra da onun hizmetine girmek isteyen aramadığın kadar insan var.
“Midesine indirdiği her lokmanın karşılığını mensubu olduğu topluma geri iade etmeyen, vermeyen kişi o toplumda asalaktır” fikrinden hareketle; Dünyada sistem olarak tahakkümünü devam ettiren “kapitalist – materyalist” döngü, tarih içinde bir tek gerçek muhalif bölge ile karşılaştı o da Türkiye idi. Dolayısıyla bu dünya sisteminin reddi söz konusuysa bunu reddedebilecek değer ve kıymete sahip olanlar ancak “Türkler”dir. Bir kimse, ben Türküm; ama Müslüman(dindar) değilim diyorsa eğer, kendini ne kendine, ne de bir başka kişiye izah edebilir. Türk’üm; ama Müslüman(dindar) değilim diyen adam “bana ziraat bankası genel müdürlüğü verdiler” der gibi bir şey söylemiş olur. Ben Türküm; ama Müslüman(dindar) değilim demenin, modernlik cenahından bir işlevi dile getirmekten ötede bir mânâyı taşımadığını anlamak bir bilinç işidir. Dünya sistemi hakkında yeterli bilince erdiğimiz zaman görürüz ki, birçok denetim altındaki milletin yanı sıra, tesir sahası sıfıra indirgenmiş ve yetki gücü sair milletlerin tamamından düşük derecede seyreden bir “Türk milleti” ni icat eden XIX. asırda Avrupalılardır. Ben Türküm; ama Müslüman(dindar) değilim diyenler Avrupalıların icat ettiği Türk milletine mensup olmaktan gurur duyabilirler. İki Türklük arasındaki fark zifafla, zina arasındaki fark kadardır.
(İSMET ÖZEL; İle Yapılan Mülakatlardan Alınmıştır)

27 Kasım 2007 Salı

ŞİİR; Başkaldıranların, Baskıya, Zorbalığa Karşı Koyanların Sesidir.


Başlangıcından beri şiir başkaldıranların, baskıya, zorbalığa karşı koyanların sesidir. Haksızlığa uğrayanların bir haykırışıdır şiir. Bu yargılara iki yönden itiraz gelebilir. Önce şiir okuyucularının, şiiri önemli sayanların sayıca hep az oldukları, küçük azınlık teşkil ettikleri, oysa haksızlığa uğrayanların şiirle içli-dışlı olanlara kıyaslanamayacak kadar çok sayıda olduğu öne sürülerek baskıya karşı koyanların sesi olma vasfının şiire ancak temsili mahiyette yakıştırılabileceği söylenebilir. Hâlbuki bu düşünceler yanlıştır. Bir kere haksızlığa uğrayanlar çok sayıda değil, az sayıdadır. İnsanların çoğu görünüşte kendi karşılarında yer alanlarla işbirliği halindedirler. Kaldı ki insanların çoğu uğradıkları neyse ona “müstehak”tırlar. Doğru karşısında duyarlı olan, haklı olanın yerine getirilmesi için titizlik gösteren insanlar her zaman azınlıktadır. İnsanlar arasında üstün bazı değerlerin, bazı güzelliklerin, ortalama duyguların üstündeki bazı tatların peşinde olanlar aramakla bulunacak kadar azdır. Baskıya, zorbalığa karşı koymak bu az sayıdaki insanların işi olsa gerek. Doğrusu bu başkaldıranlar şiirin gerektirdiği içtenliğe ulaşabilirler.Şiirin başkaldıranların sesi olduğu yargısına bir başka itiraz da şiirin sunduğu gerçeklikle yeryüzünde yürürlükte olan gerçeklik arasında bir mesafe bulunabileceği, daha açıkçası insanın pek “ince” yanına seslenen bu sanatın dünyanın “katı” zorluklarıyla baş edemeyeceği, başkaldırı yükünün şiirin omuzlarına çok ağır geleceği biçiminde sunulabilir. Bu itiraza cevap verirken şiirin bizatihi bir “kılıç” olmadığı hususunu hatırlatmak isterim. Şiirin yapısı zaten bir eylem kılavuzu olmasına engeldir, eğer başkaldıranların sesi olmak bir hareketin sözcülüğünü üstlenmekse o hareketin niçin böylesine “dilsiz” bir sözü seçtiğine şaşılabilir.Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.Şiir, kuralların kişiliksiz yapısını yıkmak isteyenlerin, her zaman bir tazelik olma imkânını arayanların, taze kalabilenlerin bölgesinde tutunmakta ısrar edenlerin sesidir. Yaşayan olmak, somut yaşama alanında kalmak, zorbaca benimsetilmek istenen kuralların dışında olmak demektir. Standart ölçülerin benimsenmesi, şiire düşman olmak, soyutlamaların yok edici bölgesinde erimek demektir. İçinde bulunduğu durumu zihnen doğrulamaktan başka çıkar yol bulamayan insan, yani bütün imkânın yaşanmakta olandan ibaret olduğunu kabul eden ve bu kabulü “tarihin akışı”, “objektif koşullar”, “insanlık ideali” gibi soyut, baskıcı kavramlarla haklılaştırmak isteyen insan, yeryüzündeki bütün pislikleri üzerine almaya hazırlanmış, bütün zorbalarla işbirliğine önceden razı olmuştur. Şiir ise peşin soyutlamaların uğruna somut hakikatleri feda etmez. (Şiir Okuma Kılavuzu’ndan) – İSMET ÖZEL

20 Kasım 2007 Salı

DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR -1-

İnsan Allah’ın halifesidir ve kendi yaratık olma sınırını aşmanın muhali içinde Allah’a doğru ebedi bir seyr ile yaklaşmanın memuriyeti altındadır. Bu, sırların sırrına ait mihrak noktasıdır ve o noktaya akılla fazla dikkat edecek olursak gözlerimiz yanabilir. “ BEN İNSANI EŞYA VE HADİSELERE HAKİM OLMASI, ONLARI TESHİR (CEZBETMESİ) ETMESİ İÇİN KENDİME HALİFE OLARAK YARATTIM.” Diyor Allah… İşte insan bu hükmü anladığı zaman, derinliğine fert ve genişliğine cemiyet, bütün meselelerini halledebilir. İnkılap, aslında, bir halden üstününe intikal etme davranışıdır; Yoksa körü körüne şekil değiştirme veya şekil bozma hadisesi değil. Yediğimiz nesneleri vücudumuzdan başka şekillerde ifraz ise hiç değil… İnkılap, derin ve gerçek mü’min nazarında, şeriatın batınına ilişik bir farz, bir borç… Asıl inkılap, olanca hakikatiyle inkılap, zaten İslam’la gelmiştir. İşte emri: “- BİR GÜNÜ, BİR GÜNÜNE DENK GEÇEN HÜSRANDADIR…” Yani aldanmış ve kaybetmiştir. Kanın damarda akması gibi, hiçbir an durmak yok.. Öyleyse?.. Kesintisiz, sürekli aramak lazım… Bizim en büyük mücadele hedeflerimizden biri de budur: İslam’ı donmuş ruhlardan arındırmak, ayıklamak… İnkılap, bu… İnsanı yeniden imal eden bir inkılap! Kalıbına yerleştirici inkılap!.. Mutlak inkılap… Bir zamanlar, bu memlekette “İslam sosyalizmi” diye bir dava ortaya atan biri, davasını müdafaa için şu hücceti gösterdi bana: Hazret-i Osman devrinde Ebu Zer Hazretleri, Halife’nin önüne dikiliyor ve şunu söylüyor: “- Niçin zenginlerden alıp fakirlere dağıtmıyorsun?” Bunu anlattı ve dedi ki: - İşte sosyalizm bu değil mi? Dedim ki: - Yahu siz ne garip insanlarsınız!.. Tevhid kelimesinin ilk bölüm noktasında ki cümleyi kesiyorsunuz adeta… “Lailahe”de kesiyorsunuz! Birde “İllallah”ı var bunun… Ya Hazreti Osman ne cevap vermiş buna? Onu biliyordu hemen başı eğildi. Hazreti Osman’ın Ebu Zer Hazretlerine cevabı şu: Öyle bir cevap ki, biri (metodoloji) yani usul, öbürü esas bakımından bütün “İslam..” Evvela usul. Diyor ki: “- Ben Allah Rasulünden görmediğimi yapmam!..” Bu bir, ikincisi esas: “- İslam’da mülkiyet esastır. Yardım da.. Dileyen dilediğini verir; fakat ben zorlayamam...” Birde; İslam’ın iktisadi doktrini yoktur! İddiasına vereceğimiz cevap şudur ki, var mı, yok mu?. Anlaşılsın!.. “- Tıpkı bir elmadaki erimiş demir gibi… İslam da bütün iktisadi dava (ama onu çözebilmek, lifini bulabilmek lazım…) maden suyunda demir gibi; bünyede erimiş olarak mevcuttur. Ne mutlu onu görebilene!.. “BENİMKİ BENİM, SENİNKİ DE SENİN!..” Bu; “ŞERİAT”tır. İkincisi; “SENİNKİ SENİN, BENİMKİ DE SENİN!..” Bu; “TARİKAT..” Üçüncüsü; “NE SENİNKİ SENİN, NE BENİMKİ BENİM… HERŞEY ALLAH’IN..” Bu da; “HAKİKAT!..” (Necip Fazıl -DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR- Kitabın’dan)

DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR -2-

Dava İslam’ı icat etmek değil, keşfetmek… Bu söze dikkat: İcat etmek değil, keşfetmek.. İşte beklenen inkılabın esası ve işte “Büyük Doğu…” İslam’ı yenileştirmek değil… Çünkü, O ebedi yeni… İslam eskilik ölçüsüyle ezel kadar eski, yenilik ölçüsüyle ebed kadar yenidir.. Bunu anlayacak ve anlatacak cihan çapında fikircilere ihtiyaç… Yoksa, her biri mukaddes kaidelerin papağanvari ezbercilerine değil… Bu noktada, İslam hikmetlerini temsil noktasında, sıfır halimiz… Mütefekkir yetiştiremiyoruz. Çıkanlar da hep sahte.. Müçtehid yok; Ancak hakkıyla yerine getirilmiş içtihadların yenileyicisi var… Bir konferansımda, İzmir’de biri kalktı ayağa, bana dedi ki: “ – Müçtehid devrimizde gelebilir mi, gelemez mi?” Ona şu cevabı verdim: “ – İçtihad yolu açıktır. Fakat, şartları o kadar uzaklaşmıştır ki, hemen peşin söyleyeyim artık gelemez! Şu sebepten gelemez; Bir Arap atı düşünün, bu at bir atlıkarınca kadar küçülmüştür. İşte bu Arap atının, atladığı yükseklik de ortada duruyor. Atlat bakayım karıncaya! Karıncanın atladığını göreyim, içtihada evet diyeyim!” İçtihad yolu kapalıdır. Çünkü, o müçtehidler, o pek büyük zatlar gereken her şeyi amel ve itikad sahasında noktalamışlardır. Ama bir saha açıktır: Beşeriyetin terakki ettiği yollarda bütün kıymetlerin İslami ölçülere vurulması.. Bu da yepyeni bir ideolojik zuhur.. Bunun kahramanlık payesi pek büyük olacaktır. Fakat gelecek sistemin istiklali olmayacaktır: Sadece İSLAM… Kaybedilmiş saffet ve asliyetinin iadesiyle İSLAM!.. Bu büyük zuhurun da vatanı İnşallah Türkiye… Ne hazin! Cüceler aleminin en hazin hayatını yaşayan bu yerde, devlerin devine ait memuriyet de Türkiye’ye düşüyor! Çünkü, Abbasiler’den sonra Türk’ün eline geçen İslam’ın kılıcı, şimdi “FİKİR KILICI” olarak Türkiye’de parlamalıdır. “Büyük Türkiye” diye bir rüya görüyorlar.. Onun tahlilini yapmak, terkibini yapmak lazım.. “Büyük Türkiye”den ne anlıyorlar? Sadece laf mı? Neyle “Büyük Türkiye?”. Yani bugün, senede iki milyon çocuk fazlası veya şu kadar ton insan gübresi meydana getiren Türkiye mi büyük Türkiye?.. Böylece “Büyük Türkiye”yi realite dışına çıkara çıkara, Büyük Türkiye ümidini kaybettiriyorlar bize! “Ve maalesef bizden sandığımız bazı dava sahipleri, işi asıl davayı harcamakla yürütmüş ve ümid kapılarını sürgülemiştir.” “Büyük Türkiye; Ruhların tam bir imarından sonra, onun kölesi olan makineyle ve bütün ilimlerin kıymet ölçüsüyle, “MİNİCİK BİR ÜLKE DE OLSAM, İŞTE İNSAN HAYSİYYET VE ŞEREFİ’NİN BİRİCİK TEMSİLCİSİ ÜLKE BENİM” diyecek olan Türkiye’dir. İslam, Türkiye’de bozuldu ve her yerde bozuldu; Türkiye’de düzelmelidir ki, her yerde düzelsin!.. Nasıl, bir modelden maketleşerek bütün Arap alemiyle, İslam alemi bozulduysa ancak Türkiye’den çıkacak yeni modeli tatbik suretiyle kendini bulabilir. Ondan sonra iki milyara yaklaşan İslam nüfusu, dünyaya sözünü söyler. “ – İSTİKBAL İSLAM’INDIR!..” Ama şu sefil temsil kadrosunda ki İslam’ın değil… (Necip Fazıl – DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR Kitabın’dan)

DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR -3-

Aziz ve Celil olan Allah’ın tecellileri hiçbir hesabe gelmez. Elbette kapılar açılır ve günü gelir her şeyin … Yol bir tane; Başka hiçbir yol yok! Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya, Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya… Bu inkılabi şahlanışın kademeleri şunlardır: 1 – İçeride kaba softa ve ham yobazı tasfiye… 2 – Yine içeride batı maymunluğu nesillerini kurutma… 3 – Ve yine içeride maddede ve manada kaşif bir nesle maya tutturma… 4 – İslam aleminde ve dışarıda tam bir ruh ve elbirliği ile yekpareleşme hamlesi… 5 – İslam milletleri arası, merkezi Medine, “Büyük İslam Şurası” ve bu şurayı en güçlü bir şekilde müeyyidelendirmek… 6 – İslam dünyasını fikirde ve maddede hiçbir şeye muhtaç olmayacak seviyeye yükseltmek . Eşya ve hadiselere hakim kılma ideali… 7 – Ve dışarının dışarısında; Batı dünyasında model insan ve cemiyetin vitrinlenmesi ve mana silahıyla boy göstermek… 8 – Batıya, sayısız fikir mezhepleri halinde özlediği ne olmuşsa esas ve asıllarının İslamda, hangi illet ve belaya uğramışsa ilaç ve devasının yine İslamda bulunduğunu gösterici bir “ideolocya gergefi” işçiliği… 9 – Azami ve nihai hürriyet içinde, nefsani ve zümrevi başıboş hürriyetten uzaklık ve gerçek hürriyeti Hakk ve hakikatte aramanın sistemi… Bu basamakların her biri öbürüne ulaştırıcı.. Cennete namzet dünya ancak bu yoldan gerçekleştirilebilir. Bazen en uzak ve en yakın birbirine bitişik gibidir. Aç adamın rüyasında kendisini ziyafet masasında görmesi, hayalini gerçekleştirmeye davet edici bir vaad ve işarettir. Tek tarihi seyr ve memuriyetimizi kavrayalım ve iç içe -9- duvarlı hapishanemizin engellerini yıkıp aşmasını bilelim. Hakk yardımcımız olsun ve “ÖZLEDİĞİMİZ NESLE” yol versin!.. amin – ecmain (Necip Fazıl – DÜNYA BİR İNKILAP BEKLİYOR Kitabın’dan)