27 Mart 2012 Salı

"Türklük Devreye Nasıl Girer?" -1-

Faruk'u Azam'ın(r.a.) Kelime-i Şehadet getirip İslam saflarına katılması misali -ani ve cerbezeli- bir "halet-i ruhiye" ile girer.
"Tekbir; (Allah'u Ekber, Allah'u Ekber, Allah'u Ekber... -kafirler inkar edip yalanlasa da Allah en Büyük'tür, en Ulu'dur, en Aziz'dir.-) sadaları Mekke ufuklarını inletir. Müslüman olduktan sonra Allah Rasulun'e(s.a.v.) sualini sorar; "-Kaç kişi olduk Ya Rasulallah? Allah Rasulü(s.a.v.)'de cevap verir; "Seninle beraber 'kırk er kişi' Ya Ömer." -O halde ne duruyoruz yürüyelim "Beyt'ül Haram'a" der ve tekbirlerle yürürler. Müslümanlar o gün -ilk defa- ibadetlerini aşikar olarak -gizlenmeden- yaparlar. Faruk'u Azam(r.a.)'da akşama kadar kafirlerle "mubareze(kavga)" eder.
"Kur'an esrar oluğu...
Sonsuzluğun soluğu...
Gösteren ok kulluğu...
İnkarı İman oldu.
Ömer Müslüman oldu." (N. Fazıl -Rh.- "Es Selam'dan;")

Aşikar Hicret'e niyetlenerek -Beytullah'da- küfr'ün önderlerine karşı, "-Ben hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmayı göze alan şu dağın ardında bana yetişsin." diyebilmesi misali; "küfr'e meydan okuya okuya" girer.

Mescid'de kendisine suikast düzenleyen -ateşperest- "ebu lu'lue'nin" müslüman olmadığını öğrendikten sonra "-kanımı bir Müslüman'ın eline bulaştırmayan Rabb'ul Alemine hamd'ü senalar olsun" diye dua etme hassasiyetini -en mutena- "İman ilkesi" kabul ederek girer.

Ahzab Günü -yüz kişilik orduya bedel- kabul edilen "amr bin vud" kafirinin mubareze için yiğit talep etmesine mukabil, Rasulullah'ın(s.a.v.) dahi; "-Gelen amr'dır ya Ali(r.a.)" ikazına rağmen "olsun Ya Rasulallah(s.a.v.)" deyip, er meydanına "-sen de benim dengim değilsin, lakin kılıcımı kılıcınla ölçmeye geldim" nidalarıyla -kafiri hor, hakir ve zelil kılmak üzre- atılan "Haydar-ı Kerrar" misali girer.

Uhud günü harb'in Müslümanlar aleyhine döndüğü o kasvetli anlarda Rasulullah'ı(s.a.v.) -beş arkadaşıyla beraber- savunurken Fahr-ı Kainat Efendimiz'in kucağında Şehadete ramak kalmışken; "Ne mutlu O aşığa ki şu -kahpe- dünyadan göçüp giderken, baş ucunda Senin(s.a.v.) gibi bir 'Yar' bulur." neşidesi dudaklarından dökülen "Ziyat bin Seken El-Ensari(r.a.)" misali "şiir söyleye söyleye" girer.

Mute günü İslam ordusunun -Şehid- kumandanlarından Cafer-i Tayyar'ın(r.a.) kesilen iki koluna bedel "Kudretullah(Azze ve Celle)" makamından "Zül Cenaheyn" -çift kanat- bahşedilerek girer.

Çünkü Türklüğün çift kanadı vardır. Birincisi "kafirin hükmünü reddetmek(kabul etmemek)", ikincisi ise "kafire hükmünü geçirmek(söz dinletmek)" Türk bu kanatları takınca "Er meydanına" -adeta- uçarak girer.
Ves Selam...

(Ehli Mekke'den;) 

21 Mart 2012 Çarşamba

"Şuarayı Türki Vü MENAFİ-İ MİLLİ"

"Türkiye'de şiirin neye ilişkin olduğunu anlayabilirsek, o zaman Türkiye'nin akıbetiyle ilgili daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Ya da kendimizin hangi misyonla karşı karşıya olduğumuz konusunda daha açık seçik fikirlere kavuşabiliriz. Birçoklarının sandığı gibi şiir, Türkiye'de böyle cafcaflı laflar, ya da ne bileyim güzel ifadeler meselesi değil."Türkiye'de şiir, ülkenin hayatının teminatıdır." Mübalağa ettiğimi sanmayın. Bugün Türkiye'de siyasi manada birtakım bayağılıklar ya da bariz hatalar ortaya çıkıyorsa, bunun tek sebebi bu insanların şiirle kurdukları irtibatın ya çok zayıf olması ya da hiç olmamasıdır. Dolayısıyla bu bir yetişme, kendini yetiştirme, kendini yükseltme meselesidir. O manada insanların önce kendine bir kıymet kazandırmaları ve bu vasıtayla başkalarının kıymetini fark etmeleri söz konusudur."

"Eğer kıymetin dolar bazında ölçülebileceği fikrindeysek, bir şeyin kıymeti kaç dolar ettiğiyle anlaşılıyorsa, bu bir yoldur, ki şu anda Türkiye o yolu yürüyor; bir de "Türk şiiri'nin neresine düşüyor?" sorusuyla yürünecek bir yol vardır. Sağına mı? Soluna mı? Önüne mi? Arkasına mı? Altına mı? Üstüne mi? Bu da toplumu anlamak için bir ölçü olabilir. Bu ölçü esas alındığı zaman Türkiye'nin milli birliği(menafi-i milli) ya da toprak bütünlüğü meselesinin mahiyeti çok daha berrak görülür, meselelerin çok daha aydınlatılmış bir sahada konuşulabilir hale geldiğini anlayabiliriz. Ama eminim ki bu, hiç istenmeyen bir şeydir."

"Çünkü Türkiye'de insanlar kendi kültürlerinin yerini anlama konusunda çekingen davranıyorlar. Çünkü başka bir kültürün kendilerini daha mutlu edeceğine filan inanıyorlar. Benim düşündüğüm şu ki, Türkiye'de şiirle ölçülen değerle dolarla ölçülen değer arasında tercih yapan insanların birbirinden ayrılmaları, hatta birbirinden kopmaları, Türkiye'nin lehine olacak bir şeydir. Kimin nerede olduğu, sarahaten bilinmeli ki, ondan bir semere doğsun."

(İsmet Özel - Cemal Reşit Rey konser salonu - 31 Aralık 2005)

14 Mart 2012 Çarşamba

"Mü'min Niçin Ye'se Kapılmaz?"

İşler bir gün şimdi olduğundan daha iyiye giderse bundan hoşnutluk duyacağım kesindi ve böyle olması için de bana ne düşüyorsa onu üstlenmekten geri durmadım; ama işlerin iyiye gidişinden doğabilecek sonuçların beklentisine kendimi kaptırmadım. Karamsardım ve bence işlerin kötüden betere gitme ihtimali her zaman daha yüksekti ve tecrübe kötüye gidişin kanıtlarıyla leb a leb doluydu. Buna rağmen ne ihtimal hesapları ne de tecrübeler beni mey'us kılabildi. Hep karamsardım ve hep ümitliydim. Nasıl oluyor bu?
Günlük hayatın akışı içinde çoğu kimse karamsarlığı ümitsizlikle karıştırır ve/veya birini diğerinin yerine ikame eder. Oysa gerçek çoğu kimsenin inandığından farklıdır. Karamsarım, çünkü rağbet ettikleri düşünceler ne olursa olsun bütün insanların günübirlik kazançlarını güvenceye almaksızın harekete geçmeyeceklerini, eğer düşüncelerinin gerektirdiği hareket onları derhal kayba uğratacaksa, bir koyup beş almak sözkonusu değilse kıllarını bile kıpırdatmaya yanaşmadıklarını çok erken öğrendim. Kendim de bir insanım ve insan olmanın bütün zaafları bende de var. Karamsarım, çünkü insanım.
İnsanım ve dua edebilirim. Duamın kabul olunacağı ümidini içimde taşıyabilirim. Karamsarım, çünkü hayra mı şerre mi dua ettiğimi duamın kabulüyle ortaya çıkan sonuca ulaşmadan bilmem imkansız. Ümitliyim, daha en başından beri hayra dua edenlerden biri olma kapısının bana açık tutulduğunu biliyorum. Ümitliyim, şerre dua ettiğimi sonradan anlamış olsam bile hayr ve şer arasındaki ayrımı görebilecek derecede hayra açıklığımı kaybetme felaketine uğramadım.
Eğer iyimser olsa idim geleceğin şimdikinden daha güzel, daha doğru, hakkaniyete şimdikinden daha çok riayet eden özellikte olacağını kabul etmem gerekecekti. İyimser olsa idim geçen zamandan sonra doğan sonuçları yüceltmem gerekecekti. Eğer zaman geçtiği ve bazı sonuçlar doğurduğu halde ortalıkta yüceltilebilecek değerde bir şey olmadığını görmüşsem meyus olurdum. İyimser bir insan geçirdiği tecrübelerden sonra iyimserliğini devam ettiriyorsa kendini kandırmaktan zevk alıyor demektir. Yani iyimserliğin sonuçlarından biri yalancılıktır. İyimserliği isabetli saydığı halde kendini aldatmaya meyli olmayanları bekleyen akıbet ise ye's olsa gerek. Çünkü onlar kendileri başta olmak üzere geleceğin daha iyi kılınabileceği hususunda insanlara güvendiler. İnsanların fos çıkması, kendilerinin de fosluğuna, gizli veya açık, onları ikna etti.

Geleceğin parlak sonuçlar sunmadığı şartlarda mü'min ye'se kapılmıyor. Çünkü kainatın çekilip çevrilmesinde insan soyunun iktidar sahibi olmadığını, insanın ihtiyarını ancak dua ederek ve vecibelerini yerine getirerek kullanabileceğini biliyor. Mü'min ye'se kapılmıyor, ümidini kaybetmiyor; çünkü duanın gereksiz ve geçersiz olmadığına bir tek 'O' inanıyor. 

"Sadece O, bütün kazançların önüne tevbenin sağlayacağı kazancı koyabiliyor."

(İsmet ÖZEL - "Tavşanın Randevusu")

7 Ocak 2012 Cumartesi

"Biz(Türkler) O Emrin, O Kavlin Ardı Sıra Saf Tuttuk"

Acizane (haddimiz olmayarak) izahına katkıda bulunmaya gayret sarfettiğimiz "Türklük" (Ehli Fetanet) mevzuunu anlayıp-anlamlandıramamakta (bu kadar muhavereden sonra) hala ısrar eden, niyetlerinin ne olduğunu çözemediğim bir kesim tarafından irdelenmesini, eleştirilmesini, "eba (geri durma, kaçınma), inkar, tuğyan (hiddetlenme), münazaa (düşmanlık, husumet)" tavrı ile karşılık verilmesini, hayret ve dehşetle müşahade etmekteyim.

İki ayrı "Türklük" arasındaki fark'ın "zifaf ile - zina" arasındaki fark kadar derin ve bariz olduğunu defaatle izaha yeltenmemize rağmen mevzumuzun inatla -kafirlerin dayattığı- "ırk türkçülüğüne" sardırılmasına bir kez daha cevap vermeye niyetli değilim. Lakin adeta tırnaklarımızla kazıyarak belli bir merhaleye getirdiğimize inandığım mücadelemizin böyle mesnetsiz argümanlarla (ahmakça) heder edilmesine de gönlümüz razı olmaz. Hidayet'in, İman'ı kemale erdirme gayretkeşliğinin bir tercih ve nasip meselesi olduğunun farkında olanlardanız (Elhamdülillah). İnsanın; "Görenedir, görene! kör'e nedir, kör'e ne! - Yumma gözün kör gibi!" diyesi geliyor!..

"Türk olmak, Türk'ün tarafına geçmek;" Üst başlığıyla gruba gönderdiğimiz tespitlerin bir nevi devamı mahiyetindeki bazı mülahazatı da dikkatinize sunmak isterim. Şöyle ki; Uhud günü "iki gözlü tepenin" (Cebel-i Ayneyn) dünya ganimetlerine bakan tarafına itibar ederek -Rasulullah (Aleyhis Selam) Efendimizin kesin emrine rağmen- terk edenler, bir de -ne pahasına olursa olsun- emre riayet ederek terketmeyenlerin varlığı sarih bir gerçektir. Şimdi bu iki grup Müslüman'ı "İman, İtaat, ve İtimat" nokta'yı nazarından aynı kefeye koymamız mümkünmüdür? Ayrıca İslam Ordusunun Tebuk Seferine çıkmasını fırsat bilerek (bin türlü yalan bahane ileri sürüp sefere çıkmadıkları halde) -Müslümanları fitne, fesat ve tefrikaya maruz bırakmak niyetiyle- imansız münafıklarca bina edilen "dırar mabedini" -Mü'minlere kurulan tuzağı farkedip (durumdan vazife çıkararak)- bu imansızlar'ın yıkıp kafasına geçiren bir "Ehli Fetanet Toplum'un" Asr-ı Saadette neşet ettiğini takdir etmek gerektir. Bu mustakim tasarrufa-yönelişe bigane kalanların varlığı da -yadsınamaz bir gerçek olarak- hafızalarımızda yer etmiştir. Israrımız'ın; "Ehli Fetanet Toplumu" kafirlerin tasallutuna karşı tahkim etmeye ve Müslümanların maslahatına münhasır ihya edebilmeye matuf olduğunu bir kez daha ifade etmek isterim.

Bu vesileyle "Mavi Marmara" gemi baskınına da -bir fikir vermesi ümidiyle- temas etmek gerektir kanaatindeyim. (Muhlis hoca yanlış hatırlamıyorsam -baskın sırasında- sende gemideydin!)

Bir tarafta;"Şüheda kanlarıyla sulanmış 'Vatan toprağını' parayla satacak kadar şerefsiz değilim" deyu gürleyen "Sultan Abdülhamit Han" -cennet mekan-. Diger tarafta da; "Mavi Marmara da 'Şehid edilen vatan evlatlarına' karşılık 'özür ve tazminat (para) dilenen' -vasıflarını sıraladığımız 'Numune-i İmtisal Milleti' üç buçuk lanetli yahudi nezdinde- rezil eden, hor-hakir ve zelil kılan "müşkil-i hunsa" misali devlet erkanı! "Allah'ın emri, Peygamber'in kavline" değil de, "amerika'nın emri, israil'in kavli'ne" uymaktan imtina etmeyen "kari-i meşhur - baş vezir(rezil)" manzaraları, Heyhat ki heyhat!..

Son söz niyetiyle; "Hepsi bir yanda, ötemizde, karşı kıyıda, karşımızdaki cenahta; Allah'ın emri, Peygamber'in kavli beride, bizim yanımızda. Biz (Türkler) o emrin, o kavlin ardı sıra saf tuttuk." (Elhamdülillah) 

9 Aralık 2011 Cuma

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (3)

"Biri mücrim biri cani biri yalan söylüyor
Kusuru samur kürkle kapatılan yamukluğu
Hinoğluhinliği biriciliği birilerindenliği
Biri kalleş biri sümsük birisi aramızda
Silahlı Kuvvetler sigarası umma
Kapatıldığında katıksız hüccet vesikasına
Haysiyet fukarası niçin kurs görsün
Tahkiye yok demektir ihanet varsa
Saltık sahtekarlık staj gerektirmiyor
Biri paso bize kelek atıyor
Belli ki biri gerçekten kabahatli
Var mı sende o biri olma ihtimali
Hani bayılırsın ya sen ihtimaliyata
Alemde bir sen mi kaldın zanlı
Erkeklik ölmediyse efeeem
Efelenmek bir sana kaldıysa
Diyor iseler
Diyorlar ise
Bakar mısın delikanlı!.."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

5 Aralık 2011 Pazartesi

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (2)

"El hak süzüm süzüm perdelerin iki yana
İki yandan perdelerin hesap sorarcasına
Çekiliniverişlerinde mukim hakikat
Kabir azabına katlanabileyim diye
Yedeğimden ayırmadığım takat
Dama beş taş uzun eşek üçkaat
Noksanım senin öğretmediğindir usta
Kırk körpe akla erenlerdenim yontulmuşum
Berelenmeden geçiverdim ilerisine toyluğun
Döndü günler aylara ısı düzü ediyor terfi
Senden öğrenemezsem ölmeden bir oyun
Usta ölmeden bir oyun öğretmezsen bana
Taşar yok yere köpüğümle ziyan olurum."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

1 Aralık 2011 Perşembe

Muhibban-Cevelan'a Notlar; (1)

"Asılısın konu komşu ne der endişesine
Değildir umurunda hazır yiyen adalet
Hazırdan yiyor adalet Ömer-ül Faruk'tan beri
Sana düştü hazırı sermayeye çevirmek
Hendeğe deveyi hamutuyla devirmek."

(Bir Vefa Daha - Son İlaveler'den; -İsmet ÖZEL-)

29 Mart 2011 Salı

"Avanaklığın Sonu Müslümanlık Değil, "TÜRKLÜK" Hiç Değil!"

Artık olan oldu mu, artık çok mu geç? Teselliyi bu saatten sonra şimdikinden daha zeki (aklına özenilecek) ve bunun sonucu olarak şimdikinden daha "iyi" konuma gelmemizin mümkün olmayacağı fikrinde bulduysanız sizin buluşunuzdan ben "tahripkar planlarınızdan" henüz vazgeçmediğinizi anlarım. Bilin ki, delirmediğiniz sürece, ömrünüzün hiçbir evresinde daha zeki ve daha iyi olma gücü elinizden alınmayacaktır (bi-izni Te'ala). Çünkü şimdikinden daha zeki olmanız demek zekanızı baktığınız şeyi bir üst basamaktan görecek derecede gelişkin kılmanız demektir. Daha iyi görmek ahlaki konum değiştirebilmenin, iyi konumu seçmenin, iyileşmenin ön şartıdır. Şöyle diyenleriniz bir kaçamağa başvuranlarınızdır: "Allah bana bu kadar akıl vermiş, onun verdiği akılla bu kadar iyilik sağlanabiliyor." Bu kaçamak hiçbir kötülüğünüze mazeret gösterilemez. Ne zaman akıllı olmayı Allah'tan dilediniz de duanız geri çevrildi. Ne diliyorsanız Allah'tan dileyen birimisiniz siz? O kadar iyi misiniz?
Cevabınız: "Evet, ben o kadar iyi bir insanım, Müslüman'ım!" olmalıdır. Müslümanlık kelime-i şehadetle başlıyor. Müslüman oldunuz mu "şahid" oldunuz demektir. Tanıklık etmek keskin duyu ister, tanıklık etmek akıl ister. Hem Müslüman hem avanak olmazsınız. Bu ikisinden biri diğerini yerinden eder. Biri sizin bünyenizde ne kadar çoğalmışsa diğerini bünyeniz o kadar azaltır. Bir Müslüman olarak "şahid" vasfınızın taalluk ettiği hakikat yalnızca varlık, evren, zihin, değer gibi kavramlar dolayısıyla vasıl olduğunuz hakikat değildir. Bir Müslüman yukarıda adı geçen kavramlarla birlikte "insanlık halinden, bir tarih bağlamından doğan hakikatin şahididir." Cahiliye devrinde müşrik Arapların Allah anlayışı bir "yalnızca tabiat olaylarını düzenleyen, tarihe müdahale etmeyen Tanrı" kavramına indirgenmişti.
Peygamberimiz Muhammed'e (s.a.v.) indirilen Kur'an-ı Kerim insanlığa insanlığın Adem -aleyhisselamdan- itibaren yol gösterici mahiyetinden hiçbir değer eksilmemiş olan "tevhid inancıyla" himaye olunabileceğini hatırlattı. İslam'ın canlandırdığı vahdet sadece "monoteizm (Tektanrılılık)" den ibaret değildi; tabiatla-tarihin de vahdetiydi. Allah bizim hem cismimizi ve hem de ismimizi yaratmıştı. Yaratıcılık Allah'ın tekelindeydi ve Allah nesnelerin, eşyanın olduğu nispette öznelerin, isteklerin, fikirlerin, eylemlerin, işlerin yaratıcısıydı. Demek ki İslam'a girmenin, Allah'ın kulu olduğunu kabullenmenin hakkını yalnızca günlük ibadetleri yerine getirmekle veremeyiz. Tevhid inancı insan hayatının birbirinden kopuk bölümlere ayrılması halinde insan hayatı olmaktan çıkacağını vurguluyor. Müslüman olmak ve Müslüman kalmak istiyorsak insan düşüncesinde tabiatı ve tarihi birbiriyle uyumsuz yöntemlere mahkum eden yaklaşımı takbih etmek (çirkin görmek, kınamak) durumunda bulunuyoruz. "Müslümanlar olarak her birimiz ne kadar zeki, ne kadar iyi olduğumuzu hem tabiattaki ve hem de tarihteki yerimizi kavradığımız oranda gösterebileceğiz."
Günümüzde Müslümanların zekaca ne kadar parlak oldukları görülemiyor, Müslümanların kalbindeki iyilik cevheri yerini insanların yaygınlık ortamı içinde bulamıyorsa bunun tarihin kavranılışında uğranılan sakatlıkla ilgisi var. 20.yüzyılın başlarına gelindiğinde avrupa halkları nezdinde "dinin miadını doldurduğu görüşü" olağan bir görüştü. Rahiplerin ve hahamların öncülüğüne gerek duyulmayan ve müracaat makamlarını bilim adamlarının doldurduğu, refah kaynaklarını bankerlerin temin ettiği yeni bir dünya kurulmuştu. Din miadını doldurduysa, İslam'da dinlerden bir din idiyse onun da vakti geçmiş olmalıydı. Dünyadaki "bilim adamlı, bankerli" yeni düzen yerkürenin her yerinde söz geçirir duruma kavuşunca hala "dediğim dedik, çaldığım düdük" havasındaki Müslümanlara seslenme gereği duyuldu. "Müslümanlara dışardan ve içerden seslenenler oldu!"
Müslümanlara dışardan; gayri-müslim bilim adamları, gayri-müslim bankerler ve gayri-müslim iş adamları seslendi: "Ey Müslümanlar teslim olun ve hükümranlığımız altına girin! Hıristiyanların ve yahudilerin hesabını görmüş olmamız sizi de hesap dışı kıldığımız, saf dışı ettiğimizin bir işaretidir." Müslümanlara içeriden; "kibirli İslam alimleri, İslam dünyasının tefeci-bezirgan sermaye sahipleri, bütün sülalesi beyt-ül mal'den yararlandırılarak adam kılığına sokulmuş despotlar" seslendi: "Ey Müslümanlar, modası geçmiş uygulamaları bırakalım ve bize bu uygulamaları icbar edenlerin görünüşüne girelim. Giremezsek battı balık yan gider!"
MÜSLÜMANLARA HİTAP EDENLER SÖYLEDİKLERİNİ HEM YER, HEM DE ZAMAN İTİBARİYLE DÜŞTÜKLERİ İKİ ANA YANILGI SEBEBİYLE SÖYLÜYORLARDI. BİRİNCİSİ; AVRUPA'DA MODERNLEŞME SÜRECİ BOYUNCA DİNE VAZİYET EDENLERİN ADIM ADIM GERİLETİLMİŞ OLMASI ASLA İSLAM'A İNDİRİLMİŞ BİR DARBE OLARAK ALGILANAMAZDI. İKİNCİSİ; "İSLAM KARŞITI BİR GÜÇLE BAŞA ÇIKMAK İÇİN İSLAM KARŞITI BİR KONUMU BENİMSEME SAÇMALIĞI MÜSLÜMANLARA BİR ÇARE İMİŞ GİBİ" GÖSTERİLİYORDU. İKİ ANA YANILGI İKİ ANA SAPMAYA MEYDAN VERDİ: 1) MÜSLÜMANLAR TANRI TANIMAZLIK KARŞISINDA YAHUDİ, HIRİSTİYAN VE BUDİST MÜTTEFİKLERİ OLABİLECEĞİ DOLMASI GÖSTERİLİR GÖSTERİLMEZ HEMEN AĞIZLARINI AÇTILAR. 2) "DİN VE MİLLİYET" ARASINDAKİ YAHUDİ, HIRİSTİYAN VE BUDİST DÜNYAYA MAHSUS AYRIMIN İSLAM DÜNYASI İÇİN DE GEÇERLİ OLDUĞUNU KABUL ETTİLER. YUKARIDAKİ İKİ SAPMAYI GÖSTEREN MÜSLÜMANLAR HER İKİSİNİN DE AYNI TUZAK OLDUĞUNU ANLAYAMADILAR. BU DEMEKTİ Kİ; "MÜSLÜMANLAR NE BİRBİRLERİNİ MUHATAP ALABİLDİLER, NE DE DIŞLARINDA BİR MUHATAP BULABİLDİLER." DÜNYA SİSTEMİNİ AYAKTA TUTAN GÜÇLERİN "YÜRÜRLÜĞE KOYDUĞU HER PLAN" İSLAM DÜNYASINDA BİR-ÇOK "HİZMETKAR" BULDU. "AVANAKLIĞIN SONU MÜSLÜMANLIK DEĞİL, "TÜRKLÜK" HİÇ DEĞİL."


(Üstat: İsmet ÖZEL'in "Müslümanlara Kim Hitap Ediyor, Müslümanların Muhatabı Kim?" yazısından;)

"Bir Kimse'nin Himmeti (Gayreti) Milleti İse; "O" Tek Başına Millettir" -2-

"Ey Peygamber (s.a.v.), Allah'tan büyük bir lutfa erdirileceklerini Mü'minlere müjdele." (Ahzap:47) "İslam budur" iddiasıyla ortaya çıkanların hiçbiri bunu söylemiyor. "Ey Müslümanlar, Allah sizi bir lutfa erdirecektir, siz onun için Müslümansınız." demiyor İslam'ı anlatmaya heves eden insanlar. Ama "İstiklal Marşı" diyor. "Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın"...

"Kafirlere ve münafıklara boyun eğme." (Ahzap:48) İslam'ı bugün bize anlatanların hiçbiri bunu söylemiyor, hiçbiri. "Kafirlere ve münafıklara, onların ehliyetlerine aldırma" demiyor. Tam tersine, "Ekonomik durum bozulursa işler yattı." diyorlar. "EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, SEN DE Kİ: ALLAH BANA YETER! O'NDAN BAŞKA HİÇBİR İLAH YOKTUR! BEN ANCAK O'NA TEVEKKÜL ETTİM, DAYANDIM. O ÇOK BÜYÜK OLAN ARŞ'IN DA RABBİDİR!" (Tevbe:129)

"Yukarı'daki Ayet-i Kerimeler de Rasulullah'ın (s.a.v.) risaletinin mahiyeti hakkında izahat vardır. Yani şahid olunacak bir şey gerekiyor, verilen bir müjde var ve bir tenzir edilme durumu var. Çok kestirme bir ifade kullanılacak olursa, bunu Sünnet-i Seniyyeden öğrenmek çok kolaydır. İslam düzeni olmadan İslam olmaz. Bizi sadece Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan değil, Budistlikten, Brahmanlıktan, Şamanlıktan, Taoculuktan, her şeyden ayıran budur. Bizim Müslüman olarak itikadımız her şeyi ihata eder, bir şeyleri dışarıda bırakmaz. Müslüman olmak, bütün bir hayat sahibi olmak demektir. Onun içim birilerinin emri altında Müslüman diye bir şey olamaz. Müslüman olsa olsa ancak emir veren olabilir. Emre itaat edenlerin, Emir'ül - Mü'minini diyoruz değil mi? Emir, Mü'minlerin Emiri; emir'ül müslimin demiyoruz. Bu işin aslını bünyesinde barındıranların emiri o. Mü'minlerle yapacak yapacağı işi, müslimlerle değil. Yani bir İslam hayat tarzı ve hukuku olmaksızın İslami bir hayat devam ettirmenin imkanı yoktur. Bu aslında bizim için doğrudan doğruya böyledir. Yani biz Türkiye'de yaşayan insanlar olarak "münafıklar ve kafirler" tarafından ifsad edilmiş insanlarız.

"Haddi zatında Osmanlı vatansız, milletsiz bir devletti. Milleti de vatanı da yoktu. Osmanlı yıkılınca milletin kim olduğu, vatanın neresi olduğu Osmanlı tarafından değil de "Millet" tarafından tekrar tayin edildi. Ama son zamanında "Osmanlının Türksüz İslam'ı" kendisini kendi eliyle yaktı. Bu daha sonra Türkiye'de Cumhuriyet'ten sonra Türk olmayanlara örnek oldu. Bugün Türkiye'de Müslüman olduğunu söyleyip Türk olmadığını, kesinlikle Türk olmadığını söyleyen bir sürü grup, cemaat, etnik yapı ortaya çıktı. Bu Osmanlıdan kalan bir şey, zihniyet. Osmanlı da Türksüz İsam'ı savunuyordu. Ama İstiklal Harbi'nde bu toprakları "Türk'lü İslam'ın" savunduğu ortaya cıkınca Türksüz İslam'ı savunanlar hayal kırıklığına uğradı. Demek ki Türsüz İslam kimin işine yarıyorsa kafirlerin ve münafıkların istediği islam ona (kafire ve münafığa) hizmet ediyor. Mesela; Pakistan'da ve Hindistan'daki İslamiyet İngilizlere ve Avrupa'dan gelen sömürgecilere herhangi bir güç, mukavemet gösteremedi. Çünkü orada İslam'ın gazayla savunulacağı fikri henüz kavranmamıştı. Orada insanlar hala eski gelenekleriyle İslam'ın sentezini yapmaya çalışıyorlardı. Orda kafirlerin ilerlemesi çok zor olmadı. Ama bu topraklarda öyle olmadı, çünkü bu topraklarda İslamiyet sadece gazayla savunulan bir şey olarak kavrandı. Kültürel, itikadi vs. bir zenginlik olarak kavranılmadı. Bugün tam tersi olduğu savunulmaktadır. Türkiye'de bunun bayiliğini yapan bir sürü insan türedi. Kafirlerle çatışmayacaksın veya aklının ucundan bile geçirmeyecek; maksimum seviyede anlaşma, uzlaşma yoluna gideceksin. Bunun kimin lehine kimin aleyhine olduğu iyice ortaya çıktı. Türkiye'de kafirleri çağıran, Türk olmayan Müslümanlar türedi."

(İ.M.D'nin "Türksüz İslam Kimin Neyi?" Konferans notlarından istifaden hazırlanmıştır;)

21 Mart 2011 Pazartesi

"Bir Kimse'nin Himmeti (Gayreti) Milleti İse; "O" Tek Başına Millettir" -1-

"Osmanlı döneminde yeniçeri askerleri gece yarısı adamın birini yatırmış, dövüyorlarmış. Adam da feryad-ı figan ederek avazı çıktığı kadar başırıyormuş:"-Beni kurtaracak ümmet-i Muhammed yok mu?" diye. Birisi pencereden perdeyi hafiften aralıyarak:"-Var ama gelemez" demiş. "Türksüz İslam" denilince akla gelen hadisattan biri de bu darb-ı mesel oldu. Bundan önceki toplantıların birin de bir arkadaş; "Türk delikanlı Müslüman'dır!" demişti. Yani "O" durumdan vazife çıkarır, insiyatif kullanır. En azından hiç bir şey yapamıyorsa gider o mazlumun yiyeceği dayaktan pay alır. 1918'de bu topraklar işgal edildiği zaman burada ki "Millet" insiyatif kullanmıştır. Devlet teslim olmasına rağmen Millet teslim olmamıştır, durumdan vazife çıkarmıştır. Gaziantep-fransız çete harbinde savaşan çete reislerinden bir Mücahid: Bakıyor ki gün boyu çatışma olmuyor. Akşama kadar silah sesi duyulmuyor. Akşam olunca şimdi bu "küffar" burada rahat mı uyuyacak? deyip. Eline bir bomba alıp sürünerek o tarafa yaklaşıyor düşman safında patlatıyor. Oradan silahlar patlıyor, sonra sürünerek kendi safına geliyor, artık onlar uyuyamayacak deyip kendi yatıp uyuyor."

"Türkler tarih sahnesinde iken gavur rahat uyuyamazdı ama şimdi rahat uyuyor, hatta ninni bile söyleyenler var rahat uyusun diye."

"Burada mevzu bahis edilen "Türklüğün" (Török-töresi olanın): Müslümanlık dahilin de "Numune-i İmtisal" olup, "gavura maskaralığı" reddeden kişiliği temsil ettiği anlaşılmalıdır. Yani kasd "Alamet-i Farıkası" olan kişiliğedir. Türk'ün en belirgin alamet-i farıkasın'dan biri: "kafirin sözünü tutmamak, hükmünü ve tavsiyesini reddetmek" Diğeri ise; "kafire söz dinletmek ve hükmünü geçirmektir."

"Türklükten ve Türkiye'den bahsetmenin dünyayı baskısı altında tutan "küfür hükümranlığın'dan" kurtulma imkanını dile getirmek olduğunu bilip, takdir edebilmek "çok büyük ehemmiyete haiz" bir mes'eledir. "Türk Milleti" kendisinin aşağı durumda hissettirilmesine asla müsaade etmeyecek, müsamaha göstermeyecektir."

"Türkiye'nin komşularıyla sıfır sorunlu olması programıyla iktidarlarını yürütenlerin; iktidarlarını Türkiye'nin yok olması pahasına elde tuttukları gerçeğine maruz kaldığımız bilinmelidir. Haddi zatında 8. senedir Türkiye de bir "amerikanizm diktatörlüğünün" ceremesi çekiliyor, bunun devamını istememiz için bir "zorlama-mecburiyet" yürürlüğe konulmak isteniyor. Helal ile haram arasındaki belirgin çizgiyi bulanıklaştıran, nazar-ı itibara almayan bu "nifak yobazı güruhun" oyunu-tertibi il'a nihaye bozulacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın."

"Bu minval üzre; avrupa birliğine girmenin (orada ki demokrasi ve insan hakları standardına ulaşmayı hayal etmenin) Türkiye'nin bir hedefi olduğunu söylemek, -eğer zeka geriliği değilse- sefil bir kafir ajanlığıdır. Bu "sefihler" ya -papalığın ve dünya kiliseler birliğinin- niyetlerini esasen benimsemiş birileridir, veyahut dünyadan ve hayattan hiçbir şey anlamayan ahmaklar sürüsüdür."

"Türklüğün "fitnenin intibahına" karşı giriştiği "kontra-mukabele" ve "tahkimata" gösterilen "ahmakça-şuursuzca" tepkilerin sebebini; "amerikanizm vizeli islamcılığın" ürettiği "saltanat heveslilerinin" icraatlarından memnun ve mesrur olunmasın da aramalıdır. Bu bedbahtların tercihleri; "-tasmalı da olsa- kafirin sultası altında" ama "karınları tok olarak" yaşamaktır. "TÜRK" böylesi bir haysiyetsizliğe, hor, hakir ve zelil kılınmaya asla razı olmamıştır-olmayacaktır."

"Erbab-ı Kemali çekemez nakıs olanlar.
Rencide olur dide-i huffaş (yarasa tabiatlılar) Ziya'dan!"

(Bu yazı; İ.M.D'nin konferans ve dokümanların'dan istifaden hazırlanmıştır.)

14 Mart 2011 Pazartesi

"Müsbet Milliyetçilik!"

"Müsbet milliyet; hayat-ı içtimaiyenin ihtiyacı dahilisinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslamiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
Şu müspet fikr-i milliyet; İslamiyete hadim olmalı, kal'a olmalı, zırh olmalı... yerine geçmemeli. Çünkü İslamiyet'in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; alem-i Bekada ve alem-i Berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onun yerine ikame etmek; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir.

İşte ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evlatları! Altıyüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir "Kur'an-ı Hakim'in bayraktarı" olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'an'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'an'a ve İslamiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz, ta "Allah, sevdiği ve onların da O'nu sevdiği, Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzet-i nefs sahibi, Allah yolunda cihad eden bir milleti getirir." (Maide:5/54) ayetine güzel bir masadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve "frenk-meşrep münafıkların" desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba "Kim dininden dönerse!" hitabına masadak olmaktan çekinmelisiniz... ve korkmalısınız!..

Cay-ı dikkat bir hal: Türk milleti anasır-ı İslamiyye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise ancak Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkisam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

"EY TÜRK KARDEŞ! BİLHASSA SEN DİKKAT ET! SENİN MİLLİYETİN İSLAMİYET'LE İMTİZAÇ ETMİŞ, ONDAN KABİL-İ TEFRİK DEĞİL. TEFRİK ETSEN, MAHFSIN! BÜTÜN SENİN MAZİDEKİ MEFAHİRİN, İSLAMİYET DEFTERİNE GEÇMİŞ. BU MEFAHİR; ZEMİN YÜZÜNDE HİÇ BİR KUVVETLE SİLİNMEDİĞİ HALDE, SEN ŞEYTANLARIN VESVESELERİYLE, DESİSELERİYLE O MEFAHİRİ KALBİNDEN SİLME!.."

(Bediuzzaman Said Nursi (Rahimehullah)-"Mektubat" s. 297-303 )

31 Ocak 2011 Pazartesi

"Erkan-ı Dar'ul Hikme Grup'a Açık Mektup;"

“Dar’ul Hikme Grup” meil cemaatinin teşekkülünden itibaren özlediğimiz “fikir teatisinde” bulunabileceğimiz bir ortama kavuşmanın verdiği sürur ve itminan ile gruba üye olduk. Ve “İslam Davamızın” toplum teşekkülü ve şuurunu ihyaya dönük “siyasi ağırlıklı” yazı ve yorumları mühim bir boşluğu doldurur ümidiyle derc etmeye ehemmiyet verdik. Murad ettik ki; “küfür kuduzlarının” (hassaten “nifak yobazlarının”) belini kıracak, “ifsatlarını tesirsiz kılacak” bir “mustahkem zeminin” güçlenmesinin hız kazanmasına, toplum şuur ve bilincine yerleşmesine “kendi çapımızda” katkı sunabiliriz düşüncesiyle çalışmalarımıza hız verdik (bir nevi durumdan vazife çıkardık da denilebilir). Bunun ifasına girişirken de Üstat Necip Fazıl’ın(Rh.) “İslam Davası ne pay verir, ne de pay alır. Tamı bulamadığı yerde hiç’i görür.” Kaziye-i Muhkem tespitinden hareketle gayretlerimizin tesirinin azami seviyeye çıkmasının kaçınılmazlığına olan inancımız da etkili olmuştur. Bu minval üzre “Davamızın Mütekamilen İhyasına” dönük azim ve kararlılığımız “Rabb’ul Aleminin Fazl’u Keremiyle” , “kınayanların kınamalarına aldırış etmeden” güçlenerek devam edecektir (İnşaallah’ur Rahman) Bunu öncelikle bilmenizi isterim.

Gruptaki tartışmalar “sanal kavgaya dönüştü” bu sebeple “polemik ve salvo” içerikli yazı ve yorumları yayınlamama (sansürleme) kararı almanızı nasıl izah edeceğinizi merak etmekteyim (bu karar öyle iki kelimeyle geçiştirilecek bir netice değildir, tatmin edici izahı gerektir). Yazı ve yorumlara dönük bu tür nitelendirmelerin ölçüsü nedir? Ve bunun “Kıstas-ı Mustakimi” hakkanıyete muadil olarak nasıl belirlenecektir? Ayrıca bu kararın alınmasında; “İslamcılık”(Müslümancılık) kisvesi altında “kavmiyetçiliğin en şedidini” yapan “klancı lobilerin” (“kavmiyet-isim Türklüğüyle” , “Mustakim Sıfat Türklüğü” arasındaki farkın “zina ile zifaf” arasındaki fark kadar belirgin olduğuna dair izahatımızdan aşırı derecede ürkmelerinden, adeta çıldırmalarından anlaşılmaktadır). Birde; “haram ile helal arasındaki bariz çizgiyi bulanıklaştırarak, kafirle dostluk ve işbirliğinden imtina etmeyen” politik organizasyonların ve cemadatların da etkisi olmuşmudur? Soruları akla takılmaktadır.
Dememiz o ki; Dar’ul Hikme yazarlarından Burak Ertürk’ün “Temas edilesi konular -2-“ yazısından alıntılayarak (yorumsuz olarak) gönderdiğimiz belgeyi yayınlamayıp, sansürleyerek bize karşı bir tavır aldığınız kanaatindeyim. Bu kararın “Dar’ul Hikme’nin” yukarıda belirttiğimiz tesirlere “kapalı ve dirençli” asil duruşuna olan inancımıza “zarar vereceğini” takdir edeceğinizi umuyorum. Biz “Ehli Mekkeliler” olarak Rasulullah’ın (Aleyh’is Salatu Vesselam) ikinci Halifesi “Mü’minlerin Emiri” Hz. Ömer (Allah O’ndan Razı Olsun) meşrep biliniriz. O Hz. Ömer ki; “Mü’minlerin izzet ve şerefinin üstünlüğü” hususunda ki “hassasiyetiyle” bilinip, takdir edilir. Ve Kudüs’ün “feth seferi” esnasında; “Ya Emir’el Mü’minin Sana güzel elbiseler giydirelim, gösterişli bir küheylana biniver, buranın ekabiri böyle şeylerden hoşlanır” teklifiyle gelen “Cebele şehri eşrafına” dünya durdukça “İslam Davası Müntesiplerinin” düstur edinecekleri; “BİZ; ALLAH’IN İSLAM’LA ŞEREFLENDİRDİĞİ BİR CEMAATIZ! ALLAH’IN BAHŞETTİĞİ İZZETİN YERİNE BAŞKA BİR ŞEREF İSTEMEYİZ!” sözünü söyleyerek, bahşedilen “İzzet ve Şerefin” hangisine itibar edileceği hususuna “Kaziye-i Muhkeme Olacak” son noktayı koymuştur. Mekke’nin Fethinden önce bir “maslahata binaen” Mekkeli müşriklere (gizli bir mektupla) fethi haber verip, “dostluk ızharında bulunduğu” hal üzre yakalanıp Rasulullah (s.a.v) Efendimizin huzurunda muhakeme edilen, Hatim İbn Ebu Beltaa için (“Ehli Bedr” olduğunu bildiği halde) “vurayım şu münafığın boynunu Ya Rasulallah!” diyebilmiştir. Bu minval üzre; “Allah’a, Rasulü’ne ve Mü’minlere” azılı hasım kesilen “küfr kuduzu İslam düşmanlarına” dostluk ızharından imtina etmekten kaçınan “nifak yobazlarına” kontra mukabelemizde ki “kahr ve gazabımızın” (Rabb’ul Aleminin Fazl’u Keremiyle) şiddetlenerek devam edeceğine dair “azim ve kararlılığımızı” bir kez daha teyid etmek isterim. Bu meseleyi şimdilik; Karacaoğlan’ın (Rh.) gazelinden bir bölüm ile bağlayalım.
“Benim sözüm yiğit olan “Yiğide;”
Yiğit olan “muntazırdır” öğüde
Ben Yiğit isterem “fırka” dağıta
Yiğidin başında duman olmalı.
……………………………………..
İçinden “Sıdk” ile yanan olmalı.
……………………………………..
Kavgadan “el çekmeyip” viran olmalı.
……………………………………..
YİĞİDİN ARDINDA DURAN OLMALI!..”
Acizane ifaya gayret ettiğimiz ikazlarımızdaki “Salih niyeti” takdir edeceğinizi umar; Selam, saygı ve muhabbetlerimi sunarım.
Allah’a (Azze ve Celle) emanet olun. Kalın sağlıcakla…
Ehli Mekke'den; (31.01.2011 – Pazartesi)

19 Aralık 2010 Pazar

"TÜRKSÜZ İSLAM KİMİN NEYİ?" Konferansın'dan Notlar;

“Türklük her zaman tarihi bir roldü; bir ırk değildi, bir kültür değildi, bir yaşam tarzı değildi. Bir tarihi rol, yani İslam bayraktarlığının, kafirle çatışmayı göze almanın tebeyyün ettirdiği (meydana çıkardığı) bir unsur idi. Türklük bir kavim olarak başlamış bir şey değildir. Türklük bir isim değildir, Türklük bir sıfattır. Müslümanlık içinde vasıf, nitelik ve karakter üstünlüğünün belirginleştirdiği bir mekandır. Türkler bütün varlıklarını İslam’a borçlu olduğu için, (sadece Türkler) İslam’ı kendi ezberlerine tahvil etmediler (çevirmediler, dönüştürmediler). Yani Türk bütün ezberlerini ve direktiflerini Kur’an’dan ve Sünnet-i Seniyye’den alandır. Bir insan Müslüman’ım diyorsa iki ihtimal vardır; bu adam ya Türk’tür, ya münafıktır. Çünkü münafıklık imanla değil, zahiri bir şekilde inandık demekle var olan bir şey. Türklük ise zaten başka bir yolu ve mümkünatı olmadığı için olunan bir şeydir.”
“Bize İslam’ın ne olduğuna dair tatlı yalanlar söylediler ve biz de yalanların tadına bayıldık. Hayatımızın deveranı konusunda bize söylenen tatlı yalanların hepsini hakikat kabul ediyoruz. Yani bize acı yalan söylemiyorlar, tatlı yalan söylüyorlar. Bu bizim İslam’ı anlamamıza mani olan bir ruhi durum. Tabiatıyla Türklüğü anlamamıza da mani oluyor bu ruh hali. Biz İslam’ı anlamadığımız kadar Türklüğü de anlamıyoruz, İslam’a uzak düştüğümüz kadar Türklüğe de uzak düşüyoruz. İslam’a ne kadar yakınsak Türklüğe de o kadar yakınız. Ama dediğim gibi bunu biz anlayamıyoruz. Bize başka bir şekilde yolun kenarına dikenli çalı dikildiğine dair (Nasreddin Hoca’nın -borcu olan adama- borcunu ödeyeceğine dair asılsız vaadine atfen;) bir yalan söyleniyor ve bu yalanın sonuç verici bir şey olduğuna bel bağlamamız sebebi ile İslam’ın aslına uzak duruyoruz. Ve yaptığımız ettiğimiz şeylerle İslam’la, İslam Peygamberi ile ve Allah’la savaşıyoruz. Haşa biz öyle şeyler yapmıyoruz diyeceksiniz ama -bu hayata intibak ettiğimiz ölçüde- bunları yapıyoruz.”

“İslam düzeni olmadan İslami hayat olmaz. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fanteziden ibarettir, hesap gününde hiç işe yaramaz. Ben de Müslüman’dım ağabey, diyemezsin kimseye. Bir Müslüman’ın ufkunda eğer İslam düzeni yoksa o adamın imani ve itikadi tamamlanmışlığından bahsedilemez. Bu adamın İslam düzeni için neleri başardığı önemli değildir ama istikametinin bu olduğunun bilinmesi şarttır. Birçok Müslüman bunu bilerek ama bu uğurda hiçbir şey yapmayarak Müslüman olarak öldü. Bunu bilmeleri kafi idi. İslam düzeni olmadan Müslüman olmak (kalmak) fasaryadır. Biz bu toprakları Müslüman kalmamızın mukabili olarak vatanlaştırdık. Türkiye ahiretin tarlasıdır. Ahireti için azık devşirmekten gayrı bir amacın peşinde koşmayanların vatan kıldıkları tek yer Türkiye’dir. Kim Türkiye için ne yaptıysa ahirette onu görecektir.”

“Türksüz İslam, mümessilsiz kalmış İslam’dır. Türkler her zaman İslam’ın Mümessili (vasıf ve niteliği farklı) olmuşlardır, temsilci değil. Mesela sınıfın mümessili olur, sınıfı temsil etmez ki o. O sınıfın mümessilidir, o sınıf hakkında her şey ondan öğrenilir ve o sınıfa bir şey onun eli ile yaptırılır. Yani o, o sınıfı temsil etmez, hatta o sınıfın özelliklerini de (karakterini de) taşımaz. Derler ki, “Bu mazarrat bir sınıf, filancayı mümessil yapalım, o çocuk onların hakkından gelir.” Yani temsil etmez mümessil, mümessil o sınıfın icabına bakar. Türkler İslam’ın mümessili oldular bu bakımdan. Türksüz İslam da işte mümessilsiz kalmış bir İslam’dır. Mümessil yok, sınıf istediğini yapıyor.”

“Türksüz İslam genel olarak kafirlerin, özel olarak münafıkların tüm sermayesidir. Yani Türksüz İslam küfrün kol gezdiği, münafıkların cirit attığı bir vasatı temin eder. Fakat asla bir vatanı temin etmez. Türksüz İslam vatansız İslam’dır. Vatansız yaşamakta namussuz yaşamaya denk düşer. Bu vatansız vasat Müslüman’dan başka herkesin işine yarar. Çünkü Türksüz İslam vasfedilemeyen mücerret bir İslam algısıdır. Türkler devleti icap ettiği zaman korudu ve kurtardılar ama devlet hiçbir zaman Türkleri iyi bir pozisyona ulaşmaları için desteklemedi. Bugün Müslüman’ım deyip her türlü alçaklığı yapan insanlara alçak demeyenler de alçaktır. Bugün Müslümanlık adına ortaya çıkıp da alçaklık yapanlara alçak demeyenler de alçaktır.” Vesselam… (23.10.2010-Ankara)
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/

28 Ağustos 2010 Cumartesi

"Eldeki Kuş Daldaki Kuştan İyi(mi)dir?"

Ne diyorlar? “Eldeki kuş daldaki kuştan iyidir!”; yani daldaki kuşu ele geçirmek için bir şeyler yapma hazırlığına girişeceğine eline hazırdan hangi kuşu tutuşturmuşlarsa onunla yetin. Arkasından bir tehdit: Sonra elindeki kuştan da olursun ha! Dikkat etmediniz mi? Kendimiz için kötü ve aşağılık durumları kabullenmemizi bizden bekleyenler hep “gerçekçi” olmamızı öneriyorlar. Asıl yer olarak iyi ve yüce durumları kendimize yakıştırmanın “ütopyacılık” (hayalperestlik) vasfı taşıdığını vurguluyorlar. Şeytanın ordusundakiler her çağda hep bunun “altını çizdiler”. Şeytan ve ayakdaşları geçimlerini bizim, yani her toplumun çoğunluğunu teşkil eden insanların, hep dürüst olmak ve aç kalmak ya da karnını dürüstlüğü terk ederek doyurmak arasında bir tercihte bulunma mecburiyeti altında kaldığı nutkunu atarak sağlıyor. Haklıya hakkını kim teslim ederse teslimat sırasında ziyana uğrayacağından korkuyor. “Enayilik etme, dünyanın düzeleceği yok; yüksek idealler uğruna rahatını, refahını feda edeceğine yaşadığın zamanda karşına çıkan fırsatlardan istifade etmeye bak!” Şeytan bize bunu söylüyor. Böyle söylemek onun işi; çünkü şeytan bütün ideallere düşmandır. İnsandaki paçayı kurtarmak fikrinin azmanlaşarak insanın temiz ideallerinin yerini almasını ister. Şeytanın bu tutumu karşısında bizim bir karşı tavrımız var mı peki? Her sıkıntıyı eğilimlerimizin Rahmani mi, şeytani mi olduğuna aldırmadığımız müddetçe geçiştirebileceğimiz zannıyla yaşıyoruz. Nadiren de olsa elimize bir şeytan taşlama fırsatı geçtiği zaman mevki ve makamını taşları savurduğumuz yönde seçmiş olan herkes “meselenin aslı ekonomik” deyip işin içinden sıyrılıyor. Sıyrılıp da ne yapıyor? Bizim attığımız taşlar boşa gidince, onlar ekonomileri sebebiyle doğan cehennemin dibine boylu boyunca uzanıp ellerine ne geçirmişlerse onu kemiriyorlar. Kemirdikleri şeyin maddi mi, manevi mi olduğuna aldırdıkları yok. (İsmet ÖZEL - Cuma Mektupları 10'cu Kitapdan;)

5 Temmuz 2010 Pazartesi

"CİNNET SINIRI"

İmam-ı Rabbani, Mektubat’ında (Cilt 1. Mektup 163) şöyle bir söze yer veriyor: “Her biriniz, cinnet sınırına varmadan Müslümanlığa varamaz”. Devamla bu sözün yorumunu şu ifadelerde buluyoruz: “Burada cinnet sınırından maksat şudur: İslam’ı yüceltmek ve Müslümanlara hizmet yolunda, şahsi menfaat ve zararına aldırmamak, elde ettiğine veya elden kaçırdığına tınmamak.” Bu sözün ve yorumunun İslam’ı ters anlatmakta ısrar eden çağımızda ve din kavramını karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz bir vakıa haline getirme gayreti içinde olan çağdaşlarımız katında yeniden anlaşılması gerekli. Çünkü bugün insanların yapıp ettikleri dinin özünden uzaklaştıkça herkes tarafından kabul gören özelliktedir. İnsanların Allah’a değil de paraya, kuvvete, ülkülere, elinde imkan bulunduranlara, düşünce adamlarına, şehvete, kendi tasavvurlarına taptıkları bir ortamda Kur’an ve Sünnet yolunun hayatımızı düzenlemede yegane unsur olduğunu öne sürmek, bununla yetinmeyip kendi yaşama düzenimizi Vahy’in getirdikleri ve gerektirdikleri doğrultusunda, ondan hiç ayrılmaksızın kurmak yönündeki düşünce ve tavırlar tuhaf, yadırgatıcı, normal dışı görülecektir. Yalnız Allah’a kullukta ısrar eden insanlara anormal oldukları gözüyle bakılacaktır. Onlara “cinnet sınırında” diyebiliriz. Kendi “uyumlu” hayatımız içinden onları tedirginlik veren “uyumsuzlar” olarak görebiliriz. Fakat, bu cinnet sınırına varmış, intibaksız kişilerin Müslümanca tavırları ayakları yaşadıkları topraklara basabilen, hayatın içinde yer eden tavırlar haline gelir gelmez, mevzi bile kalsalar kafirlerin, müşrik ve münafıkların en korktukları durumdur. Ama günümüzdeki en korkunç durum doğru çizgideki Müslümanların kafirler karşısında kaldıkları durumlar değil, Müslüman camia içinde sahip oldukları veya olmaları muhtemel yerdir. Eğer bir Müslüman kendi kavrayış alanını cinnet sınırına kadar uzatabilmek gücünü göstermişse, bunun başka Müslümanlar tarafından da rahatlık ve sevecenlikle kabul edileceğini iddia etmekten oldukça uzağız. Biliyoruz ki, İslam’ın hayattan sökülüp atıldığı bir ortamda tek tek bazı Müslümanlar (derece derece belki hepimiz) şartlara göre şekil almayı kendileri için haklı ve yerinde kabul edebilirler. Bunun ilk ağızda kınanacak bir tavır olduğunu sanmıyorum. Lakin kınanması gereken bu tavırlarını empoze etme çabalarıdır. Bir kimse Müslüman olmayı kişisel inancını içinde muhafaza etmek, şekli ibadetleri boyutu içinde bir tür kabuğuna çekilmek tarzında anlıyorsa buna kimsenin diyeceği olmaz, olmamalıdır. Ama bu tavrını bir kural olarak başkasına kabul ettirme çabası zorbaca bir tutumdur. Üstelik bu insanın kendi görüşleriyle de çelişik bir durum doğurur. Çünkü kendisi için seçtiği yolun dışına çıkmadan kimseyi kendi gibi olmaya zorlayamayacaktır. Din’i kabuğuna çekilme olarak değil de, tam tersine sosyal alanda etkin bir faaliyet olarak anlayanlar da “cinnet sınırı” seviyesinde Müslümanlaşmış birini anlamakta, ona sevecenlik göstermekte başarısız kalabilirler. Çünkü onlar da kendi seçmelerini kabul ettirme çabasını göstermekten geri durmayacaklardır. Cinnet sınırını göze alarak Müslümanlaşmış bir kimse Müslümanlığı toplumsal faaliyet biçiminde gören kimsenin strateji ve taktik hesapları içinde yer alamayacaktır çünkü: Cinnet kelimesinin günümüz ortamında çılgınlık anlamının dışında daha çok bir ruhi bunalım, ruh yapısının baskılar altında çırpınması gibi çağrışımlara (tedailere) açık olduğunu biliyoruz. Müslümanın cinnet sınırına varması elbette bir şaşkınlık ve çaresizlik belirtisi olmaktan uzakta bir anlam yüklüdür. Burada sözünü ettiğimiz cinnet belli ki yalnızca hakk olanı söyleme ve yapma gözüpekliğidir. Bu söz ve tavırlar “cinnet” olarak anlaşılıyorsa, bunun sebebi yaşadığımız hayat içinde haramın helal, helalin haram gibi görülmesi yüzündendir. “Cinnet sınırı: kokuşmuş-bozulmuş bir hayatta huzur bulabilecek kadar salim kafalı olan, yani cinnetten uzak bulunan kimselerin ahlaki yapılarını aşma sınırıdır.” ( İsmet Özel – Bakanlar Ve Görenler Kitabından; )

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"ZÜRRÜYET VE HÜRRİYET"

Katıra, "baban kimdir?" diye sormuşlar, "Dayım attır," diye cevap vermiş. Müslümanları siyasi etkinlikten alıkoymak, İslamiyetin bir siyasi alternatif olarak belirmesini önlemek için her yanda hummalı faaliyetlerin devam ettiği düşünüldüğünde bu söz akla geliyor. Yapılmak istenen, müslümanların gerek oy deposu olarak, gerekse dirijan kadroların yükünü çeken elemanlar olarak, ipleri müslümanların elinde bulunmayan yapı ve organizasyonlar içinde eritilmeleridir. Böyle bir şey olmaz mı? Elbette olabilir. Ne var ki bu olanlar, müslümanların dünya üzerinde adil, üretken ve verimli bir yaşama düzenine hizmet etmelerinin önlenmesiyle sonuçlanır. Müslümanlar çalışır, çabalar, bir çok zorluğa katlanırlar, ama bu katlandıkları, müslüman olmayanların çoğalıp konfor içinde ömür tüketmelerine yarar. Böylece müslümanlar, belli bir uzlaşmanın, belli bir karışmanın, kaynaşmanın ürünü olarak toplum hayatında yerlerini alırlar ve fakat aldıkları bu yer, her zaman başkalarının onlara lütfen verdikleri yerdir. Hiçbir zaman bu katlandıkları zorlukların meyvesini kendilerinin devamı olan kuşaklara taşıyamazlar. Çünkü yeni kuşakların, yeni yetişen müslümanların, yarım bırakılan işi tamamlamaları sözkonusu olmayacaktır. Müslümanların yüklenecekleri görevleri başkaları tayin ettiği için, yüklendikleri görevleri kendilerinden olan unsurlara kendi elleriyle teslim etmelerine fırsat verilmeyecektir. İslami olmayan yapılar içinde eriyip giden müslümanlar sosyal manada kısırdırlar, tıpkı katır gibi. Katırın babası merkep, anası kısraktır. Katırın erkeği de, dişisi de olduğu halde zürriyeti yoktur. Katırdan hiçbir zaman katır doğmaz. İnsanlar, sarp yollarda ilerleyebilen, tahammül gücü yüksek, hem attan hem de merkepten daha çok yük taşıyabilen katıra sahip olmak için, her seferinde bir erkek merkeple bir kısrağı biraraya getirmek zorundadırlar. Zürriyeti olmayan katırın hürriyeti de yoktur. Yani katırlar, sadece katırlık yapması için elde tutulan yaratıklardır. Onlara inatları bile çok görülmüştür. Develer ve merkepler de onun kadar inatçı oldukları halde, katır inadının menfi çağrışımı insanların diline yerleşmiştir. Hilkatin öğretici bir işaretidir katırın durumu. Eğer dun (düşük) vaziyetteki unsur, daha yüksek vaziyettekini kendine ram etmişse, bu birleşmeden zürriyetsiz bir ürün husule geliyor. Müslümanlar, yalnız Türkiye'nin değil, yeryüzünün en asil insanları oldukları halde, onların kendilerinden daha soysuz unsurlara ram olmaları, onların buyrukları doğrultusunda hizmet vermeyi kabullenmeleri, sosyal münasebetleri kısırlaştıracak, toplumun daha üretken ve hayra açılan yönünü dümura uğratacaktır. Nitekim, siyasi manada müslümanların kendi insiyatiflerini ellerinde tutarak yürüttükleri hareketler birçok dala ayrılsa, birçok farklı yola girse bile, İslami tutum ve davranışların toplum sathında yaygınlaşmasına sebep oluyor. Buna mukabil müslüman bilinen kimseler, müslümanların kendilerine mahsus ortamlarının dışında bazı fonksiyonları yüklendiklerinde, her zaman gayri müslimlerin hakimiyetiyle sonuçlanan bir ürün doğuyor ve orada bir kısırlık, bir katırlaşma ortaya çıkıyor. Müslümanlar, kendi etkinliklerinin birinci planda olmadığı yapılar içinde bazı önemli pozisyonlara sahip olabilirler, ama onlara müslümanlıklarından başka değer kazandıran vasıf olmadığından, böyle bir pozisyonu kendilerine sağlayan uzlaşmayı gizlemek, gölgelemek ihtiyacı duyarlar. Tıpkı katırın babasını susarak geçiştirip, dayısına sıra geldiğinde böbürlenerek konuştuğu gibi. Ne yapılırsa yapılsın, ortalığa ne kadar çok sayıda ve tekmesi ne kadar güçlü katırlar salınırsa salınsın, müslümanlar kendi zürrüyetlerini kesecek birleşmeleri boşa çıkaracaklar. Duamız budur. Müslümanları son birkaç asır boyunca, burjuva, sosyalist, milliyetçi (muhafazakar demokrat) kompostolar içinde eritme çabalarının ardı arkası kesilmedi. Bundan böyle bu çabaların daha da hızlanacağını söyleyebiliriz. Çünkü bir kısım Müslüman, hiç olmazsa bir avuç Müslüman, yanlızca birbirleriyle dayanışarak ve yanlızca İslami sorumluluklar yüklenerek gelecek kuşaklara aktarabilecekleri, gelecek kuşakların faydasına sunabilecekleri sınırlara sadakat göstermeyi en önemli görev sayar olmuşlardır. Bu görev onlara müslüman olmayanlar tarafından verilmediği için, kısırlık tehlikesini bertaraf etmiş sayılırlar. Kendi birliklerini kendi insiyatifleriyle gerçekleştirme başarısına ermek, İslami tutum ve davranışlar bakımından da, çoğalmanın, bereketli ve nitelikli yüksek bir bütünleşmeye açılmanın ön şartıdır. Bunun tersi kısırlıkla, katırlıkla sonuçlanır. (sonuçlanmaktadır da!) ( İsmet Özel - "Tehdit Değil Teklif" Kitabından: )

21 Nisan 2010 Çarşamba

"SUS PAYI HİSSEDARLIĞINDAN ÇANAK YALAYICILIĞINA!"

“Türkiye’yi Peygamberlerin varislerine düşmanlık gösterilmesini bir ilerleme yolu olarak benimsemiş insanların belirleyici kararları aldıkları bir ülke olması hasebiyle karanlığın en koyulaştığı ülke saymamız gerekiyor. Türkiye’deki son yedi-sekiz yılda yürürlüğe giren değişme sebebiyle düşünce hayatı diye bir şeyden bahsetmek imkansız hale geldi. Türkiye, tarihini defalarca inkar etmeyi marifet sayanların göbek attıkları, omuz titrettikleri, kalça salladıkları bir ülke. Onlar göbek attıkça omuz titrettikçe, kalça salladıkça üzerlerine para iliştirildiğini ve bu işleri ne çok ve ne derecede dikkat çekici tarzda yaparlarsa iliştirilen para miktarının artacağını biliyorlar. Türkiye’de Peygamberlerin varisi olmak suretiyle bir paye kazanmaktan kaçan, korkan, rahatsız olan insanlar yaşamaktadır. Bir taraf İslam düşmanlığı yaparak sermayeyle arasını uyuştururken diğer taraf İslam düşmanlarına karşı çıkmamanın sağladığı primle sermayeden lütuf bekliyor. Türkiye’de hem sermayeyle akrabalığı şeref sayanlar ve hem de sermaye tarafından taltif edilmeyi bekleyenler müştereken bir çığır açtılar. Yeni çığır sermayenin yerli veya yabancı olarak ayrıma tabi tutulmasından kaçınmaya ruhsat veriyor. Çıkarlarını güvence altına almayı Türkiye’yi boyunduruk altında tutmak isteyenlere hizmette görenlerin iktidarına itiraz etmiyoruz. Çünkü onların iktidarı vartayı atlamamızı sağlayacak. Her alanda varta atlatma telaşıyla rıza gösterilen kısa görüşlülük çözümsüzlüğün ömrünü kırk yıl, seksen yıl, iki yüz seksen yıl uzattı. Temdit neye mal oldu? Çözümsüzlüğün faturası kime çıktı? Bu sorulara cevap verecek babayiğit ortalıkta yok. Zaten Türkiye’de babayiğitliğin, her türden yiğitliğin modası geçti. Türk milletinin başına gelen belaları kendi keselerini şişkin kılacak derecedeki kara dönüştürenlerin modası geçmiyor.”(Cuma Mektuplarından; İsmet Özel-Hafizehullah)

12 Nisan 2010 Pazartesi

BİZİ ONLARDAN AYIRAN ÇİZGİ YAHUT; "BİR BİZ VARDIR BİZDE BİZDEN İÇERİ"

Elbette alenen söylenecek sözler var; ama bizim meşguliyet sahamızda güncel boyutlarda filana veya filancalara karşı olmak; filanın veya filancaların yanında olmak dert edeceğimiz derecede önem kazanmamıştır. Evet, “Cuma Mektupları” ucuz irtibatlardan arınmış bir tarzda “bizden bizedir.” Açıkçası benimle bir bağ kurmamış veya kurma niyeti taşımayan kimselerin yazdıklarımı okumalarına bir anlam veremiyorum. Tez elden bilinsin ki “Cuma Mektupları” gerçekten mektuptur ve hepsinin adresini bilmem imkan dahilinde olmayan, yüzlerini görmemiş bile olsam tanışıklığımızdan şüphe etmediğim kişilere hitaben yazılmıştır. Ne var ki okur-yazar olarak bizler, “biz buradakiler-biz bizeyken” diğerlerinin de yazılanları okumalarında bir sakınca görmüyoruz. Giderek onların da bize katılmaları ihtimaline kötü gözle bakmıyoruz. Onlar bizim kim olduğumuzu gerçekten merak ediyorlarsa elden gelen açıklamayı sunmayı yük addetmeyeceğiz. Açıklamamıza bir olumsuzluğu dile getirerek başlamak mümkündür. Biz kendimizi onlardan (herkim ise onlar) aşağıda alıntı olarak geçecek cümlenin çerçevesinde ayıranlardan değiliz. Geçen asrın 80’li yıllarında kulağa çarpan ve benim yazılı basın yoluyla muttali olduğum bir şikayet Türk tarihinde yeni bir safhanın açıldığı işaretini veriyordu. Gecekondu semtlerinden birinin sakinesinin yakınmasıydı bu: “Onlar yapınca aşk diyorlar; biz yapınca o…..luk”. Ağzından yukarıda tırnak içinde ve sansürlü bir biçimde yer alan cümlenin sadır olduğu kadın “biz” demekle ne etnik, ne ırki, ne kültürel, ne ideolojik, ne de dini bir kesimi kast etmişti. Besbelli ki o’nun “biz”i çoktan beri Türk lirasıyla ölçülmeyen muayyen bir gelir seviyesinin altında kalanları kapsıyordu. Kadının hakikaten bir “biz”i var mıydı? Aslında “Ben ve benin gibiler” demek istemişken, haklılık görüntüsü sağlamak adına, daha kolayına geldiği için “biz” deyip işin içinden sıyrılmış mıydı? Yoksa bu kadın ilk filizleri 80’li yıllarda boy atan “bir yeni oluşuma” ister istemez tanıklık etme durumunda mı kalmıştı? 80’li yıllardan itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir’de “gecekondu semti” tabiri de anlam kaymasına, anlam kaybına uğramıştır. Yeni şartlar bizi “bir dönem gecekondu semti olmuş” bölgelerden bahsetmeye icbar ediyor. Türkiye’deki her yeni oluşumun şurasından-burasından gecekondulaşmayla bir bağı mutlaka var. Gecekondu semti demek kenar mahalle demekten çok farklıdır. Türk toplum yapısının maruz kaldığı yeni demokratik oluşum topyekün asrileşmekten gayri hedef tanımayan sivil-asker-bürokrat zümrenin yabancısı olduğu yepyeni bir sosyal karakter demekti. Sonradan görmelerin sonradan görmelere tahammül edemeyişinden doğan bir tuhaf çatışmaya sahne oldu Türkiye. Cuma Mektupları vesilesiyle “biz” zamirini üstlenenlere sonradan görmelik vasfını da üstünden atanlar demek mümkündür. Yani bizim de bir tarihimiz var. Cumhuriyet ilan edildikten sonra Türkiye denilince; “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”nin hatırlanması zarureti resmi görüşün esasını teşkil ediyordu. Bir bütün olarak telakki edilmek her şeyimizdi. O günün biziyle bugünün bizinin arasında derin farklılıkların bulunduğu gözden saklanamıyor. Tarihten silinmeme istemiyle varlık kazanmış bir Türkiye eğer ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün değilse hiçbir şeydi. Üstelik bu bölünmez bütünün tahammül edebildiği ayrışım ancak dikey bölünmeleri kapsayabilirdi. Yeni bir çıkar çatışmasına işaret ederek Türk toplumunu yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ayırıma tabi tutmak ölümcül bir etki uyandırabilirdi ve hiç kimse tarafından hoşgörü ile karşılanmıyordu; ama eğer yukarıdaki bizimkiler ve aşağıdaki bizimkiler ayrımı uyarınca davranışlar sergilerseniz bunun bazılarının hoşgörüsünden yararlandığını fark edebilirdiniz. Sınıf mücadelesini anlamlı saymaya yönelik her tutum her an Türk toplumunun anlamsızlığına varacak bir gelişmeyi başlatabilirdi. Her dönemde devletçe artırılan “kaynaşmış kitle” vurgusu merkezi iktidarın ömrünü koruyuculuk özelliğiyle uzatabileceğinin açık bir göstergesiydi. Toplum hayatında merkeziyetçiliği kendi gelişmesine engel kabul eden bir “yeni oluşum” onun ancak insan öbekleri arasında “yatay bölünmeye” cevaz verecek karakter kazanmasıyla mümkün sayılabilirdi. Bizden ve onlardan bahsettiği halde her iki tarafın (bizim ve onların) merkezi iktidarla irtibatına atıfta bulunmayanların Türkiye’deki yatay bölünmenin goygoyculuğunu yapmaktan başka çareleri yoktu. Biz ve onlar arasındaki çizgi Avrupa’da toplumun içinden, Türkiye’de ise toplumun dış çeperinden geçer. Ortaçağ Avrupa’sında her feodal birim (büyük toprak sahibi, derebeyi) hükmeden ve boyun eğen ayrımını benimsemek zorundaydı. Hükmedenler kendilerine biz, boyun eğenlere de onlar demeyi uygun ve kaçınılmaz sayarlardı. Buna mukabil boyun eğenler kendilerine biz dedikleri nispette hükmedenlere de onlar demek mecburiyeti altındaydılar. Türkler Türkiye’yi onları dışarıda bırakmak ve içeride kalanın hepsine “biz” demek yoluyla kurdu. Türk toprakları “Dar’ül İslam” haline gelmekle Bizans feodalitesinin yok edildiği bir düzene kavuştu. Bütün toplumun şöyle veya böyle bizden olduğu bir düzene ancak “İslami Düzen” diyebiliyorduk. Avrupalıların milli devletleri her ne kadar “birlik” ifade etme baskısı altında idiyse de sınıf farklarının bariz ve sınıf menfaatlerinin uzlaşmaz oluşu Avrupa’nın her bölgesinde, her biriminde yatay bölünmeyi, biz ve onlar ayrımı yapmayı kolaylaştırdı. Avrupa kıtasında biz ve onlar ayrımı ister millet kavramı içinde değerlendirilsin, isterse milletler arası piyasanın bir tabiri olma vasfı kazansın her zaman, her hal ve şartta “üstlük-altlık” belirtisi gibi algılanmıştır. Bu algılama ırkçılığın çeşitli kisvelere bürünmesini, girdiği her kılıkta kabul görmesini kolaylaştırdı. Üzerinde yaşadığımız toprakların harikulade bir mahsulü olan Türk tabiatında ırkçılığın yer bulamayışı doğrudan doğruya Türklerde ki “biz” anlayışının bütün toplumu kapsayacak derecede geniş tutulması yüzündendir. Dar’ül İslam (İslam Yurdu) olmakla feodal örgütlenmeden arındırılan Türk toplumu Avrupa’nın kapitalist yapıya intibak etmesinden bire bir etkilendi. Karşılıklı etkileşim ve amansız çatışmalar neticesinde Avrupa toplumlarında milletler kapitalizmin güçlenmesini, kapitalizm milletlerin güçlenmesini intaç etti. (ortaya çıkardı) İngilizi, Fransızı, Almanı, İspanyolu, İtalyanıyla Avrupa’nın kapitalistik devlet-milletleri bütün dünyayı yağmalamakta fazlaca zorlanmadıkları halde hakimiyetlerinin pervasızlığı karşısında feodal hissiyatın tesiri altında kalmamış, kapitalist arsızlığın aşısını yememiş bir Türk buluyorlardı. Kendi aralarında “Şark Meselesi” hakkında konuşuyor ve konuşmalarının konusu olan topraklardaki hayat tarzının mübdiine (icat edilişine) “konuşulamaz Türk” diyorlardı. Çünkü onlar kendi aralarında hep biz ve onlar ayrımından türemiş bir dil vasıtasıyla anlaştılar veya aralarındaki kavga o dilin grameri sebebiyle çıktı. Bu demektir ki Avrupalılar teker teker ve hep birlikte Türk’ün İstiklal diline yabancılık duyuyor. Türk’ün istiklal dili merkezi iktidarın kendine merkezilik bahşetmiş muhiti koruma altına almasıyla doğmuştur. Olayın tartışma kaldırmayacak tarafı sonunda Türk toplumu adını alan vakıanın mayasının da, merkezinin de, muhitinin de İslam’dan ibaret olduğudur. Türk topraklarında “Biz” Müslümanlıktan başka bir şey değildir. Bizin karşısındaki onların kimler olduğu sorulduğunda görülüyor ki “Onlar” yaşama alanı, yaşama hakkı, yaşama tarzı “Biz” olanı düşman belleyenlerdir. Türk’ün istiklal dili ittihadı (birliği) gramer sayarak konuşulabilir. Patrona Halil isyanı sırasında sarayın aklına Sancak-ı Şerifi çıkarma fikrinin gelmesi bilhassa ittihat anlayışı sebebiyle manidardır. Eğer “Onlar” yani Avrupalılar hümanizm (insan severlik) yaklaşımına yeterince samimiyet katabilmiş olsalardı bize vakti zamanın da “konuşulamaz Türk” demezlerdi. Kapitalizm karşısında ülkesini bakımlı bir bahçe olarak tutmasını bilmiş biz Türklerin oluşturduğu toplum dokusunda dikkat çeken husus gerek merkezin ve gerekse muhitin kendilerine yer bulabilmek, merkezde ve muhitte kalabilmek için birbirlerine muhtaç oluşlarıdır. Yani biz Türkler merkezde olduğumuz kadar muhitte, muhitte olduğumuz kadar merkezdeyiz. Bu yüzden İslam eksen alınmak suretiyle daha işin en başında Türklerin “bizden içeri bir bizleri” tekevvün etmiştir. (oluştu) Merkez muhiti hangi tehlikeye karşı korur? Mütegalibeden (zorbalardan) gerek haksız kazanç elde etme ve gerekse her türlü keyfi uygulamada bulunma yolunda sadır olacak davranışlar karşısında muhitin güvencesi merkezdir. Muhit merkezi hangi tutumuyla güç sahibi kılmış olur? Zorbaların sebebi ve bedeli ne olursa olsun herhangi bir yabancıyla merkez aleyhine işbirliğinde bulunmasının yolunu “muhit” keser. Son yirmi yılda bu işleyişin ciddi yaralar aldığına tanıklık ediyoruz. Çünkü 80’den itibaren Türkiye’de “para görmüş ayak takımı” kapitalizmin dayatmalarının sözcülüğünü üstlenerek üst tabaka rolü oynamaya heveslenmiştir. Daha bariz bir anlatımla şunu söylemeliyiz: Para görmüş herkesin kendini sergilemeye mecbur hissettiği “ayak takımına mahsus” bir davranışlar silsilesini benimsedikçe karlı çıktığını gözlemlemesiyle oluşan kültür ortamı meşruiyet kazandı. Popüler kültür Türklerin “imanını gevretti”. Şimdi gevrek imanlı Türklerle, diğer müminler arasında su yüzüne çıkmamış bir uyuşmazlık var. Yazının başlarında “Onlar yapınca aşk oluyor…” diye söylendiğini naklettiğimiz kadın doğru söylemiyor. Çünkü Türk toplumu hala yatay bölünmeye uğramamıştır. Biz hala biz dediğimiz zaman merkez-muhit dayanışmasını anlıyoruz. Üstümüzdekilere veya altımızdakilere “onlar” demekten imtina ediyoruz. Biz hala dışta bıraktıklarımıza “onlar” demekte ısrarlıyız. Toplumun popüler kültür aracılığıyla muteber ilan ettiği alanlara gıpta ederek “Onlar yapınca aşk diyorlar…” diyen kadın düpedüz yalan söylüyor. Çünkü nasıl dünün sonradan görmelerinin aşk yapma ihtimali yok idiyse, bugünün paralı ayak takımının yaptığının aşk olma ihtimali de yok. Hem Türk varlığına en azından kültürel çapta ihanet edenler ve hem de o sözleri sarf eden kadın sansürlediğimiz kelimenin kendileri için kullanımına layıktır. Onlar dışarıda biz içerdeyiz. (Cuma Mektupları: 6’cı Kitap – İsmet ÖZEL)

4 Ocak 2010 Pazartesi

"MEYDAN OKUYORUZ;" - Necip Fazıl(Rahimehullah)

“Şüphesiz ki; bizim bunca yıldır yoğurduğumuz nesil, yüzbinlere rağmen halisleriyle bir tren katarını, en halisleriyle bir otobüsü, halisin halisi başbuğlarıyla da bir minibüsü dolduracak kadar kemiyette zayıf olsa da, maya kıymetindedir, istikametini bulmuştur; ve Allah(Azze ve Celle) izin verirse memleketin en geniş ovasını taşıracak şekilde bir gün kervanlaşmayı bilecektir. Düşmanlarımız bilsinler ki; bağırsalar da, çağırsalar da, sussalar da, dövünseler de, çatlasalar da, patlasalar da, hiç aldırmasalar da, arkalarını çevirseler de, dönüp bizi öldürseler de, külümüzü savursalar da, okşasalar da, yalvarsalar da “BÜYÜK DOĞU” ideali artık, alevin bir kav kümesini kucaklayışı gibi, Türk ruhunu en soylu nahiyesinden yakalamış ve üstün bir keyfiyet zümresinin ta can evine girip oturmuştur. Bundan böyle bizi susturmak ve yok etmek, susmayacak ve yok olmayacak olanın yanında, ormanlar yanarken bir kıvılcım peşinde koşmak kadar faydasız olur. Ormanları söndürmek için tükürük itfaiyesi göndermekse yananları ancak çıralaştırır, alevlerini arttırır.”

21 Aralık 2009 Pazartesi

"Hicri Veya Miladi Ne Farkeder?" Diyenlere;

Müslüman abdestli olmayı silahlanmak sayar. Yani, bizim böyle silahlarımız; karşı silah üretilemeyecek, onlar karşısında kendi cinsinden silah üretemedikleri silahlarımız var.
Biz Müslüman olmamız hasebiyle öyle silahlara sahibiz ki düşmanlarımız onları etkisiz kılacak karşı silah üretemiyorlar. O yüzden hep avantajlı durumdayız. Bu bilhassa hicretten beri böyle.
Halihazırda biz üstünlüklerini inkar etmiş bir toplumuz.
Bizim hicri takvimi terk etmemiz şerefimizi inkar etmemiz anlamına gelir.
Çünkü, bakın bir miladi takvim var. Milat olarak İsa Aleyhisselam’ın doğumunu… Biz İsa Aleyhisselam diyoruz ama onlara göre Tanrı’nın tarihe girişidir. Yani, normal olarak Tanrı tarihe girmiştir. ‘Bunu sıfır yılı kabul etmeyeceğiz de ne yapacağız’ diyorlar. ‘Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki biricik oğlunu oraya gönderdi.’ Bu İncil’den bir cümle. Şimdi bu …lar miladi takvim yapmışlar ondan sonra bakmışlar ki sıfır olarak kabul ettikleri yılda İsa Aleyhisselam dört yaşında.
Yani, böyle bir şey. Tetkik sonucunda ortaya çıkıyor. Böyle bir takvimi var onların. Her bakımdan başarısız bir takvim. Şu anda Gregoryan takvim kullanılıyor fakat ondan önce Juliyan takvimi kullanılırdı. Ve onu en son terk eden İngiltere ve Rusya’dır. Bu yüzden Rusya’da Kasım ayında vuku bulmuş ihtilâle “Ekim Devrimi” denir; Güney Almanya’daki “Oktober Fest” Eylül ayı içinde kutlanır.
Yani böyle ...ak bir takvim.
Biz bunu hicri takvimin yerine koyduk. Hicri takvimin üstünlüğü daha dakik olması bakımından değil Mekke’den Medine’ye hicretin sıfır kabul edilmesi yüzündendir. Ne demek?
Yani, biz Allah’a kulluğun üstünde hiçbir değerin yer almadığı hakikatini, insani değer kabul etmiş olmamızın, en belirgin, en bariz noktasını sıfır noktası kabul ediyoruz.
Hicret dediğimiz olay Resulullah’ın davasından vazgeçmemesi üzerine cereyan etmiş bir olaydır. Yani, ona Mekke’nin ileri gelen müşrikleri dediler ki: ‘Kadın istiyorsan en güzellerinden seç al, eğer servet istiyorsan aramızda toplayıp sana verelim, eğer reislik istiyorsan bundan sonra senin sözünden hiç çıkmayalım; yeter ki La İlahe İllallah Muhammed en Resulullah davasından vazgeç.’ O ne dedi: ‘Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz davamdan vazgeçmem.’ Hicret bu sebatın sonucudur. Yani Allah’a kulluğun insanın varabildiği en yüksek şey olduğunun tescilidir.
Çünkü, Mekke müşrikleri ne Mekke’de yaşamalarına ne de Medine’ye Hicret etmelerine göz yumuyorlardı. Yani, Hicret bu derece vahim bir şeydi.
Yani, biz en azından rıza göstermediğimizi, küfre boyun eğmediğimizi, küfrün hiçbir yönü itibariyle istifadeye mazhar olmadığını söyleyen bir pozisyonu aldığımızda oraya buraya saldırmamıza, şuna buna taş atmamıza lüzum yok. Sahip çıkacağımız bu hicrettir işte. Yani, Müslüman’a mahsus alandan daha kıymetli bir şey tanımamak… Müslüman’a mahsus alan Medine’de temin edildi; ama hicretin manası bundan, yani Müslüman olarak yaşamanın tecavüzden masun kılınmasından ibaret de değil, gerçi Habeşistan’a Mekke’deki zulümden rahatsız olup giden insanlara da muhacir denildi gerektiğinde; ama muhacir bilhassa Mekke’den Medine’ye gidendir.
Neden? Çünkü Mekke’den Medine’ye biz gittiysek, Mekke’yi fethetmeye gittik. Yani, biz çıkarıldığımız yere geri dönmek üzere yerimizi değiştirdik. O bakımdan Türkiye topraklarının çok önemi var. Hani ‘canım işte Batı Trakya’yı vermişler, şimdi de Hatay’ı versek ne olur’ diyenler var ya, onların söz hakkı diye bir şey yok artık. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti’nin 1939’daki sınırları esastır. Aslında millet olarak neyi içeride, neyi dışarıda bıraktığımızın ifadesini 1922 sınırları olarak da kabul edebiliriz; ama Türkiye Cumhuriyeti’nin 1939’daki sınırları Müslüman bir geleceğin güvence altına alındığı gerçek sınırlar anlamını taşır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dahilinde olmak İslami bir geleceğin imkanı dâhilinde olmamızın ispatıdır...
İstiklal Yürüyüşleri-4 / 29 Kasım 2008 – İsmet Özel